GRE-Bölüm 5. Aç kalbine sevmek

O gece odama gittiğimde “yok öyle bir şey” diye inandırmaya çalışsam da kendimi hep Duygu’yu düşünürken buldum.

Kendine geldikten sonra ona tüm hayat hikâyemi anlattım. Aslında bu kısımlarda kendimi iyi kontrol etmeye çalışsam da neden bilmiyorum bir iki damla gözyaşımı da damlattım. Yüzünde acıma ya da başka duygular olmadan dinledi. Bana gereksiz teselliler vermedi, elini sırtıma koyup sıvazlamadı, sessizce dinledi. Benim hakkımda neler düşündü bilemiyorum o anda. Ya da ben neden böyle koy verip gittim anlamadım. Daha önce psikiyatrımın yanında ağladığımda bile böyle olmamıştım, gerçekten üzerimden bir sürü yükü atmış gibi hafifledim.

Sonra o kendi hayatının özetini geçti. Özetti, çünkü kendi sözleriyle “Uyku aralarında yaşayabiliyordu”. Oldukça koruyucu anne babası vardı (burada doğru tespit için kendime 10 puan verdim), yıllardır denemedikleri şey kalmamıştı, bu kadarını bilmem yeterdi. Aslında yapmayı istediği şey animasyon filmlerdi, hani “Kayıp Balık Nemo” gibi. Nasıl bilmezdim, bana gösterecekti, odasından I-pad’ini alıp Youtube’dan tam versiyonunun Türkçesini bulabilirdik, Amerika’da bu çok büyük suçtu biliyor muydum, Dreamworks’ü çok seviyordu, ahh keşke orada çalışabilseydi, Dolly’le şu katil köpekbalığına bayılıyordu.

Birden kopup gitmiştik, filmi izledik, arada iki üç kere bayılacağı yere gelince o bakmamıştı, bir kere sırf hatırladığı için bayıldı. Film boyunca bana animasyon film dünyasını, nasıl hazırlandıklarını, ne gibi programlar kullandıklarını anlatıp durmuştu. Film bitince akşam yemeğine gittik. Yemekten sonra dışarıda sigara içip, yürüyüş yaptık. Artık havadan sudan, hemşirelerden, doktorumuzdan konuşuyorduk. Sonra üşüyünce içeri geçtik, konudan konuya geçerek konuştuk. İki, üç kere espri yapıp onu kısa süreli bayılttım bile, gülümseyerek ayıldı, dedi ki baygınken bile gülüyormuş içinden. O da bir iki espri yaptı. Öyle soğuk ve hissizmiş gibi yapıyordu ki esprilerini, sanki çok profesyonel ve havalı bir komedyeni izliyor gibiydim.

Akşam uykusunun gelişine iyice dayandı, bunu gittikçe yorgunlaşan hallerinden anlayabiliyordum. Yine de konuşmayı sürdürdüm, o pes edene kadar. Sonunda çok uykusunun geldiğini itiraf etti, yavaşça odasına doğru giderken yarınki işlem sırasında yanında olur muydum diye sordu. “Olurum” dedim duraksamadan, sesimde “korkma, ben varım” deyişin güvenilirliği ile. Aynı katta karşılıklı koridorlardaydık, kapısına kadar eşlik ettim. Kapıyı kaparken ki ılık gülümseyişi onu bugünlük son görüşümdü.

Şimdi de bana geri dönüyorduk. Neden onu bu kadar düşünüyordum. Yani ben nedenini biliyordum da, olmazdı ki. Olur muydu? Yok, yok, yok.

Bir kere Duygu benim gibi birini hak etmiyordu. O aç kalbine sevilmeyi hak ediyordu, her şeyin ilkini onunla yaşamayı hak ediyordu. İlk aşkını yaşayan, onun yaşına yakın biri ile daha mutlu olurdu. Aslında biz de çok mutlu olurduk. Eski aşklarımdaki hiçbir hatayı yapmazdım. Beraber büyürdük, bende öyle çok olgun bir adam değildim Allah aşkına, çocuk gibi mızıldanıp duruyordum uyuyamıyorum diye.

Olmazdı. İkimizde buraya tedavi olmaya gelmiştik. Ben son bir yıldır bu sorunla uğraşırken, o 23 yaşına kadar bir uyanık, bir uykulu gelmişti. Genel olarak her insan sağlıklı başlıyordu hayata, sonra ya kendimiz ya da koşulsuz teslim olduğumuz birisi gelip hayatımızın, sağlığımızın içine edene kadar böyle yaşamış oluyorduk. Bir açıdan kimse bu durumu ona yaşatmadığı için şanslıydı bence ama eminim o benim gördüğüm açıdan göremezdi kendini.

Dışarıdan görüldüğü gibi çekingen değil, tersine baskılamak zorunda hissettiği bir merak ve heyecanı vardı. Hastalığından kurtulduktan sonra deli gibi hayata saldıracaktı, yapmadığı şeylerin heyecanı arasında beni unutacaktı zaten. Ama ya o bana, yani biz birbirimize muhtaç olursak iyileşmek için, o zaman hep birbirimizi görürdük. Ortak acılardan beraber çıkmak insanı yakınlaştırırdı, değil mi ama?

Değil. Biz farklı dünyaların insanlarıydık. Ben 35 yaşındaydım, yolun yarısında, o daha 23 yaşındaydı. Jenerasyonlarımız bile çok kopuk ve farklıydı. Ya da herkes aslında farklı dünyaların insanıydı, önemli olan yeni ve ortak bir dünya yaratmak istemekti.

Bu düşünceleri aklımda geçire geçire sabahı bulacaktım. Onunla rüyalarımda bile bir araya gelemiyordum, gerçekte nasıl bir araya gelebilirdim ki.

Bu halimden sıkılıp biraz dışarıda yürümek istedim. Daha dış kapıya bile varmadan merdivenlerin başında Ceylan hemşire beni yakalayıverdi. Merdivenlerden inmeye devam ederken,

“Nereye gidiyorsunuz Kaan Bey”

“Dışarı, biraz yürüyüş yapacağım”

“Korkarım buna izniniz yok. İsterseniz siz odanıza gidin, ben size güzel bir rahatlatıcı çay yapayım”

“Yok, istemiyorum, normal çayı özledim ben”

“Normal çayda demlerim”

“Olur, geri dönünce içerim”

“Nereye gideceksiniz ki Kaan Bey” artık hem sinirli hem de panik yapmaya hazır hale geçmişti.

“Cehennemin dibini düşünüyorum, dört mevsim sıcakmış” dediğim sırada Ercan Lavukcan gülümseyerek kapıda belirdi.

“Ooo Kaan Bey” Tam kapının girişinde duruyor, bütün girişi -benim için çıkışı- kapıyordu.

“Ooo, Kahverengi Hulk” diye selam verdim. Anlamadan baktı. Anlamasını bekleme sabrını benim göstermem gerekliydi, göstermedim, ne göstereceğim.

“Şöyle bir gece yürüyüşü yapmak istedim” diye konuya girdim.

“Kaan Bey bu saatte yürüyüş yapmanız pek sağlıklı olmaz” dedi Ercan Canınasıçtığım.

“Neden”

“Korkarım ufak bir kurt sorunumuz var şu sıralar”

“Ne kurdu”

“Vahşi kurt işte, buralar eskiden hep ormanmış” elleriyle de pençe hareketi yaptı.

“Ayı olmasın o”.

“Efendim?”

Adamın IQ’su az daha yüksek olsa, yumruklarıyla beni oyun hamuruna çevirebilecekken şu söylediğime bak.

“E o zaman bir sigara içebilir miyim şurada?”

“Bir tane de bana verirseniz, beraber içelim” dedi. Şu anda en son istediğim Ercan Daralcan’la sigara içmekti. Klasik hareketle pakete vurup 2 dalı dışarı çıkardım, uzattım, elinde kibrit gibi gözüküyordu, çakmağı çıkarınca sigara ağzında yaklaştı, sigarasını yaktım, o ilk dumanını çekerken ben içeri doğru yürüyüp odama doğru yollandım.

Ercan Hıyarcan. Ercan Bunelan. Ercan Bunualıcanbirgüzelağzınıburnunudağıtıcan.

GRE-Bölüm 4. Şirinevler

Birbirine, birbirlerinin hastalıklarına muhtaç iki insan olarak Duygu ile baş başa kalmıştık. Ben onun hastalığına bir çözüm taşıyordum, o da benim. Garip bir Yin-yang ‘ın iki parçası birbirini bulmuştu.

Hayati Bey eşyalarını toplayıp gitmiş, bizi baş başa bırakmıştı ve “beraber zaman geçirmeniz sizin için iyi olur” demişti. Zaten ilginizi çeken bir kızla beraber zaman geçirmeniz istenmesi aslında güzel bir fırsattır. Belki demin olanlardan sonra her şeyi toparlayıp, kendimi iyi niyetli ama eli yanlış yerde olan şanssız bir kahraman gibi gösterebilirdim. Sonuçta çekingen Duygu’nun bu noktada bir şey yapacağı yoktu, ülkedeki tüm hem cinsleri gibi ilk hareketi erkek tarafından bekliyordu. Bu çekingen, her an uyuyakalabilecek, yanında korkutucu şeyler söylenemeyecek duru güzele nereden yaklaşırsam “sarkmıyor ama ilgi gösteriyor”, “yakın ama mesafeli görünür”, kendimi “sapık” ya da “ezik biri” göstermemiş olurdum. Ülke erkeklerinin büyük çelişkisi. Kütüphane odası içerisinde iki sessiz olarak durmayı seçsem içim içimi yerdi, ezik olarak görünürdüm yani yapamazdım. Bir şeyler söylemem lazımdı. Doğru bir başlangıç için bu şarttı. Karşınızdaki kızın sizden hoşlanıp hoşlanmadığına karar vermesi için 5 saniye –ya da 3 sn emin değil, uykusuzum- gerekir derlerdi, işte o ilk 5 saniye henüz Duygu için geçmemişse benim için önemli olacaktı.

“Benim hastalığımı anlatmama gerek yok sanırım ama ben sizin hastalığınızla ilgili hiçbir şey bilmiyorum Duygu Hanım” dedim.

Saydığım kriterlere göre biraz daha mesafeliydi, ama ortak bir noktadan konuya girmem bana artı puan kazandırırdı. Bir an kendimi artistik jimnastik şampiyonasında not alan sporcular gibi değerlendirdim.

“Hmmm evet” dedi önce, yüzüme bakmadan. “İsterseniz aşağı inelim, ben bir sigara içsem iyi olacak” diyerek yavaşça kalktı.

Buraya geldiğimizden beri ben de hiç içmemiştim. Hastanenin koyduğu bir kural yoktu -ortak alanlarda içmemek dışında- ama ben yanıma sigara bile almamıştım. Beraber bahçeye kadar olacak yolculuğumuza başlarken “kütüphanenin kapısını açma başarısı” puanını da alarak başladım, sonrasında 1 kat iniş boyunca konuşmadığımız için yine biraz gerilmiştim. Bu gerginlikten olsa gerek “nerede oturuyorsunuz” gibi salakça bir soru sordum. “Ciddi misin” der gibi yüzüme baktı.

Ana bina kapısını bana açma fırsatı vermeden açıp ilerideki banklara yürüdü, bende peşi sıra. Bankın iki ucuna oturduk, cebinden tek bir sigara çıkardı, yaktı. Konuşma sırasının ona geldiğini fark ederek derin bir nefes çekip verdikten sonra sakince “Bu boktan hastalık kendimi bildim bileli var. Katapleksi dedikleri şeyi yukarıda gördün zaten. Ben her şeyi duyarken vücudum tüm kontrolünü kaybediyor, bir çuval patates gibi yığılıyorum”

Duygusuzca, dümdüz bir şekilde konuşuyordu. Bu durumundan rahatsız olsa da hiç belli etmiyordu. Belki hastalığının bir etkisiydi. Kendine güvenen, hafif çekingen, dan dun konuşan, korkularını kontrol edemediğini kabul edememiş, biraz değişik bir kızdı. Bizim yetişkin dünyamızın gerektirdiği/getirdiği maskelerden hiç birini takmayı bilmiyordu. Hayvanat bahçesinde doğup büyümüş, sonrada doğal yaşam alanına bırakılmış bir canlı gibiydi, yabancıydı.

En azından öyle çok korkup çekinecek bir insan değildi. Gereksiz hassas ya da gereksiz sert-küfürü falan abartanlar var ya- kızlar gibi değildi. Alışılırsa yanında olmaya katlanılırdı. Derin bir nefes daha çektiği sigarayı bana uzattığında bu düşüncemin altına imzasını da atmıştı.

“Çok korkacağım, şaşıracağım, çok güleceğim bir şey olduğunda kendimi yerde buluyorum anlayacağın” dedi. Sigarayı benden tekrar aldı, ben şaşkınlıktan daha bir fırt çekememiştim bile.

“Sonra lanet olası uyku felci var. Uyuyacakken ya da uyandığımda tüm vücudum kilitleniyor, üzerine acayip halüsinasyonlar da cabası”.

Derin bir çekiş daha.

“İşin en kötüsü ne biliyor musun?” diyerek sigarayı tekrar bana uzattı. Bu sefer ben hızlıca bir fırt çekerken “Ne kadar uyursam uyuyayım, hala uykum var” diye devam etti. Sigarayı artık kalan son nefes için ona uzattım.

Sigarayı alırken “sen cidden 8 aydır hiç uyumadın mı?” diye sordu. Demek ki gerçekten bizi konuşurken duyabiliyordu.

“Yok”

“Ölmüş olman gerekmez miydi peki?” diye sordu, bu konuda bir uzman görüşünü belirtmişken bana da fikrimi soruyordu.

“Bilmem, sanırım” dedim. Son çekişinden sonra sigarayı yere atmıştı. Kalktı, üzerine bastı ve bana dönüp “benim biraz uykum geldi, sonra seni bulurum” deyip binaya doğru yürümeye başladı. Sonra dönüp “Şirinevler” dedi, duygusuzca.

“Efendim”

“Şirinevler’de oturuyorum” dedi ve yürümeye devam etti.

Akşam yemeğine doğru EEG cihazımın nasıl çalıştığını anlamaya çalışırken Duygu geldi. Yine uykulu görünüyordu, elinde çizim yaptığı defterle yanımdaki koltuğa oturdu. Bir şey söyler herhalde diye beklerken hiçbir şey söylemeden öylece elindeki defterde son kaldığı yeri açıp çizmeye başladı. İnsan en azından bir “naber?” diye giriş cümlesi bekliyordu böyle olunca. Normal olmaya ne kadar uzak olduğunu anlamaya yeterince çabuk uyum sağlayamıyordum sanırım. Duygu normal değildi. Sürekli uykulu ve yorgun olmanın kendi içinde yarattığı değişik duygudurumlarını yaşıyordu. Herhalde kimseyle normal bir ilişki kuramamıştı. Kendisinin/başkalarının koyduğu/koymak zorunda olduğu mesafeler vardı. Bakımsız ama güzel bir kızdı, yine de büyük olasılıkla bir erkek arkadaşı olmamıştı. Erkekler normalde bile öcü gibi gösterilirken böylesine kolay elde edilebilecek bir kızın daha çok korkutulması gerekirdi. Belki çok yakın bir kız arkadaşı bile olamamıştı. Kızlar bütün gece erkeklerden konuşabilecekleri yakın arkadaşları olsun isterlerdi, sürekli uykulu/uyuyakalabilecek birini değil.

Ben kendi içimden böyle gözlemlerimi yaparken o daha önce çizdiği bir şeylere eklemeler yapıyordu. “ Çizimde yeteneklisin herhalde” gibi malca bir cümle kurdum. Dilim kurusun. Öyle bir bakış atmıştı ki, içimdeki fay hatları kıpırdamıştı. Buradan toparlamak zordu diye, kendimle ilgili bir şeyler feda etmeyi seçtim.

“Bende kısa hikâyeler yazıyorum” dedim. Tekrar gözlerime kilitlenen bakışlarında aniden uykuya dalmasını gerektirmeyecek dozda bir şaşkınlık vardı. Bu da iyiye işaretti. Aynı zamanda konuşmama devam etmem gerektiğinin de işaretiydi.

“Genel olarak saçma sapan şeyler. Uyuyabilirken rüyamda gördüklerimden hikâyeler yazardım, bazen romantik aşk hikâyeleri falan. Kendimi iyi hissedersem komik şeyler bile yazıyorum” İlgisi üzerimde kalınca biraz daha rahatladım.

“Hepsinin ortak özelliği ne biliyor musun?”

“Senin yazmış olman dışında mı?” Ukalaca bir cevap mı, yoksa ona hafiften yazılan birini tersleme cevabı mıydı, çözemedim. Ama yine de hoşuma gitmişti.

“Yazdıklarımda hep birinin ağzından kan geliyormuş, baktım çoğunlukla öyleymiş” sonuna yapabildiğim kadar canlı bir gülücük ekledim.

“Onu kim fark etmiş ki” diye sordu. Bu soruyu hiç beklemiyordum, zaten düşünerek konuşan bir adam olsaydım, hayatımda ne kadar çok şey farklı olurdu. Şimdi de dürüstçe bir cevap verecektim, bu da benim uykusuz kişiliğimin bir parçasıydı. Böylece komik olmaya çalışırken, konuyu dul ve terkedilmiş bir adam olduğuma getirmiştim. Aferin bana.

“Eski karımın bir arkadaşı. Ben onun okuduğunu bilmiyordum tabii, bir gün pat diye söylemişti”

“Karın senden habersiz mi okutmuş”

“ Evet, bana sorsaydı okutmasını istemezdim”

“Karın hastalandın diye mi ayrıldı senden” diye sosyal hayatın iç tüzüğünden habersiz şekilde 90 diye tabir ettiğimiz sol üst köşeye yuvarladı sorusunu.

Ben neden bilemem, boşanmış olmamı hep kendime bir dezavantaj olarak görmüştüm. Belki bilinçaltımda boşanmamın migrenim ve uykusuzluğumun başlangıcı gibi algılandığı bir yer vardı ve oradan korkuyor, kaçınıyor ya da nefret ediyordum. Belki de sadece toplumsal yanılgılarımdandı. Konu ne zaman buraya gelse kendimi 3. sınıf dünya vatandaşı gibi hissediyordum. Kendimden daha dezavantajlı gördüğüm birinin bana en savunmasız yerimden yaklaşması içimde erkeklere özgü sinirlenme huyumu tetikliyordu. Hastalığım bu garip kızla bir yakınlaşma yaratırken ben kendime sorun çıkabilecek yerlerimden dolayı uzaklaşıyordum. İnsanın kendi kendine yaptığı eleştiriden daha acımasızı çok nadirdir.

“Sanırım hastalığımdan ve onun hayatımıza getirdiklerinden” duraksadım, gözlerine baktım. Yeni uykudan uyanmış ama beni dikkatle dinleyen-dinlemeye çalışan- birinin bakışlarıyla bakıyordu. Bu halinin ona kattığı bir samimiyet vardı. “her şey birden değişiverdi, o da kendini çabucak kurtarmayı seçti. Hastalıkta ve sağlıkta kısmını uygulayamadık yani” deyip gülümsedim.

Duygusuzca anladım işareti gibi başını salladı.

“Evlenmeden önce falan böyle hiç böyle bir şey olmamış mıydı, belki annenler fark etmiştir” diye ikinci sorusunu aparkat şeklinde çıkardı.

Bu konuda çok hassas olmadım. Belki aslında öyle çok hassasmışım gibi davranamadım, erkek olmanın getirdiği duvarların arkasında iyi sakladım. Zaten yetimhanede büyümüşseniz, daha da yüksek ve sert duvarlarınız olmalı, daha da az açık vermeliydiniz. Ama içimde bulunan o anlamlandıramadığım eksikliği hep yaşadım, o nedenle belki sevince çok sevdim. Ama şimdi Sezercik’e bağlamayayım, çoğu yetimhanede büyüyene göre şanslıydım da, şanslıydık. Çünkü hepimize kendi çocuğu gibi davranan, anne ve babalık görevlerini yerine getiren bir müdürümüz, Rasim Süleyman Bey vardı. Yine de büyüdükçe her ortamda belirli bir anne ve babanızın olmamasının getirdiği acıyan toplumsal bakışı hissettim.

“Ben yetimhanede büyüdüm, anne babamı hiç tanımadım” dedim. Duygu bir saniye kadar dayandı, sonra birden koltukta arkaya doğru devriliverdi.

Hoş geldin katapleksi.

“İş yeri yaratıcılığı”

Haftanın iş günleri
Geçmez, üstüne gerer beni
Haftasonu gelince de
Hava bozulur, tıkılırız içeri

Yapacak bir şey yok mevsim böyle
Gelecek bir gün yaz yine
O zamanda diyeceğiz
Accık yellesene mendili şöyle

Biliyorum bu maniler mantıksız gider
Olsun yinede içimden bunlar geçer
“Olm yapma şunları” dese de Dadaloğlu
Onu sallar mı hiç İlker

Bugün ses seda çıkmadı senden
Benimde canım sıkkın ezelden
Sataşmak için bir şey yapmam lazımdı
Şuanda bu gelir elden

Sayfanın sonu geliyor burada
Aslında yazarım biliyorsun daha
Yine de yazmayı burada bırakıyorum
:P işaretim oluyor son nokta
:P

Can sıkıntısından BBO ile iş yerinde atışmak için yazdığım manileri buldum, canım sıkkındı iyi geldi :)

Ahanda buraya güzel de bir şarkı koydum mu tamamdır.

Bizim Büyük Çaresizliğimiz

Filmi olduğunu biliyordum ama beni sarmaz diye izlememiştim, sonra metroda okuyan birini görünce “Hadi ben de okuyayım” diye aldım. Öyle sırası gelecek diye başucumdaki kitapların arasında sırasını bekledi epey bir süre. Sonra bir gün, ilk sayfasını okudum, orada bir aydınlandım, amiyane tabirle “Oha oldum”.
Bu aralar erkeklerin en iyi arkadaşları, o kardeş yerine geçmeye neden olacak kadar ilerleyebilen garip kaynaşmaları, defalarca tekrar eden ritüellerin derinleştirdiği ilişkileri, onların sevdikleriyle yaşadıklarının anlatıldığı hikayelere çok denk geldim.
Bu seferki biraz daha farklı bir hikaye ama yazım tarzı, özellikle de bir arkadaşın ağzından diğerine yazılmış olması benim en çok hoşuma giden yönü sanırım.
Şurada biraz daha ayrıntılı anlatımını görebilirsiniz.

PS 1: Bu kitaptan önce Game of Thrones’u oku dedim ya, bana da oha yani, aynı şey mi ulen :)

PS 2:Bu şarkı listesini de şuraya ekleyeyim

GRE-Bölüm 3. Dandik mutant

İkimizin de montajı bittikten sonra Hayati Bey tekrar karşımıza oturdu. Aysel’de boşanmak istediğini söylediğinde böyle karşıma oturmuştu, demek ki kötü bir şey söyleyecekti.

“Ne kadar süredir uyumadınız Kaan Bey” diye sordu. “Buradaki zamanla beraber 8 ayı geçmiş olacak.” diye yanıtladım. “Hastalığınızın normal seyrine göre çoktan ölmüş olmanız gerekiyordu, bunu biliyor musunuz?” dedi. Ve pat! diye Duygu’nun başı önüne düştü. Önünde hareket eden parmakları başı için bir yastık oluşturmuştu ama vücudu kaymaya başladı. Centilmenlik hislerim hızla devreye girdi, dönüp tutmaya çalıştım. Bir süper kahraman gibi gövdesinden tutarken kayan kafası arkaya düşmesin diye diğer elimle yakaladım. Bir ölüyle tango yapmaya çalışır gibi gözüküyordum herhalde. Gözleri açık, vücudu jöle kıvamındaydı. “Nesi var bu kızın böyle?” diye düşünürken birden kendine geldi. Gözleri direkt gözlerime kilitlenince anladım yanlışlıkla göğüslerine de çok yakın yerlerde olduğumu.

“Böylece Duygu hanımın hastalığının en önemli semptomlarından birini de görmüş oldunuz” diye romantizmle taciz arasındaki pozisyonumuza giriş yaptı Hayati Bey. Hızla elimi çekip kendi sandalyeme geri kondum. Duygu utanmıştı, asıl utanması gereken bendim hâlbuki, rahatsızca yerinde daha bir dik ve kontrollü oturdu. “Ne yazık ki katapleksi ani duygularla ortaya çıkar. Duygu hanım isterseniz sizle görüşmemize daha sonra devam edebiliriz” dedi uzman doktorumuz. “yok yok yok, özür dilerim, ben biraz hazırlıksız yakalandım” diye cevapladı Duygu. O zamana kadar dünyadaki –benim dünyama göre tabii ki- en güzel sesin Scarlett Johansson’da olduğunu sanıyordum. Ne büyük bir yanılgı içindeymişim. Benimde narkolepsim olsaydı, şimdi bir katapleksi de ben patlatmıştım herhalde.

“Ne diyordum, ha evet, normalde ölmüş olmanız gerekiyordu” diye aklımdaki düşüncelerden geri çağırdı beni Hayati Bey. Duygu yine katapleksiye giriverdi. Bu sefer dediği gibi daha hazırlıklıydı herhalde, yerinden kayıp düşmeden masada kalakaldı. Ona şöyle bir baktıktan sonra ikimizde konuşmamıza devam etmeye karar vermiştik bile. “evet, tahminlerime göre bunu engelleyen bir şeyler var ya da dönemsel olarak beynin uyku halindeki durumuna tamamen ayık şekilde geçebiliyorsunuz ve bu şekilde vücudunuz uyuduğunuzda gerçekleştirdiği tüm o işleri yerine getirebiliyor. Böyle bir şeyi yakalamak sıradan EEG’lerde mümkün olmamış olabilir. Bu EEG’lerde beyin dalgalarınızı gün boyu ölçerek bunu belirlememize yardım edecek.” Söylediklerini anlayıp anlamadığımı düşünerek durdu, ciddi bakışlarımla karşılaşınca konuşmasına devam etti. “Daha önce sizin ki kadar ilerlemiş bir hasta rapor edilmemiş. Bu nedenle her şeyi ele almamız gerek. Genetik testlerinizde bilinen bir polimorfizme ya da mutasyona rastlamadık ama tabi bunlar %100 doğru sonuç veren testler değiller” dedi. Anlayabildiğim kadarıyla Hayati Bey bana “senin genetik yapında bir sorun var” gibi bir şey demişti. Bir mutant olmadığım eksikti ve öyle dandik bir mutanttım ki tek gücüm uyuyamamamdı.

“Peki, genetik bir sorun varsa neden daha önce böyle bir şey yaşamadım ki?” “Raporumda okumuşsunuzdur, her şey” Aysel’den bahsederek durumumun romantik aşk acısına bağlanmasını istememiştim, hele yanımda böyle bir uyuyan güzel varken, zaten raporumda bu yazıyordu “her şey psikolojimi bozacak bir olaydan sonra ortaya çıktı” Gereksiz bir ayrıntıya girmekten çekinmek için uygunsuz bir zamandı. “ bu sanırım taşıyıcı olmanızdan ya da çevresel faktörlerden etkilenen bir genle ilgili olmasından kaynaklanıyor. Kusura bakmayın, genetik tam benim ilgi alanım değil ama ekibimizde bu konuda ünlü bir genetik bilimci Prof. Arda Taner yer alıyor. Durumunuzu onunla da görüşeceğim” dedi. İlk kez bir şeyi bilmiyordu sanki. “Genetikse yapabileceğimiz bir şey yok mu, yani ömür boyu ilaç tedavisine mi muhtaç olacağım” diye sorduğum sırada Duygu tekrar kendine geldi. Hayati bey onun kendine gelişini fark edince “sanırım konuştuklarımızı duydunuz Duygu hanım” dedi.

“Evet” diye çekinerek yanıtladı Duygu. Sanırım hastalığının uyurken dinlemesine neden olabilen bu diğer ilginç özelliklerini öğrenmem gerekiyordu. Sonra Hayati Bey benim konumun bittiğine karar vermiş olacak ki Duygu’ya dönüp onun durumunu ve tahminlerini anlattı. Konuştuklarına bakılırsa Duygu’nun ailesi bunun için ilim ve obezitenin vatanı Amerika’ya bile gitmiş, ülkenin tüm başarılı Asya kökenli doktorlarına bir sürü paralar harcamıştı. Tüm bunlara rağmen hepsi hastalığı ileri bir durumda olduğunu ve şuan ki bilimsel seviyeleriyle yapabilecekleri bir şey bulamamıştı. Onu uzun süreler kontrol altına alıp değişik yöntemleri denemesine izin vermeyen otoriter babası da (öle biri var gibi gelmişti sadece, yoksa babasından ya da ailesinden birinden bahsedilmemişti) bu sefer Hayati Bey’e denk gelince bir de şansını burada denemek istemişti. Onun hastalığı da genetik olabilirdi, bunu bilim dünyası hala tam olarak bilemiyordu. Bu noktada onun durumunun çözümü benim uyumama engel olan nedeni/proteini bulabilirlerse belki onu dışarıdan alabileceği bir ilaca dönüştürebilmeleriydi. Kendisinden bahsedilen damızlık sığır gibi bakıyordum onlara.

“Duygu’nun zengin babası beni sırf proteinlerim için krallar gibi yaşatır mıydı acaba? Organ mafyasının değişik bir türü beni proteinlerim için kaçırır mıydı? Altın yumurtlayan tavuk gibi içimden proteinlerimi almak için beni öldürmezlerdi değil mi?”

Hayati Bey “Merak etmeyin Kaan bey, sizi ilaç üretmek için alıkoymayı düşünmüyoruz” diyerek bana döndüğünde adamın bir an aklımdan geçenleri okuduğundan şüphelendim. Yüzündeki çalışılmış sıcak gülümsemesi ile beni sakinleştirmeye çalışıyordu herhalde. Çocukluğumu geçirdiğim bakım evindeki kötülük meleği hemşirelerin bazıları da bu konuda oldukça başarılıydılar. “Peki, o zaman, sizin başka sorunuz yoksa bugünlük işimiz bu kadar. Verilen aktivite programınıza aynen uymaya devam edebilirsiniz. Yarın sizden EEG’leri alıp ardından beyin omurilik sıvısı örneği alacağız. Yarın 10’da görüşmek üzere”

Cevap?

Darmaduman’dan sonra Emrah Serbes’e bakalım başka neleri varmış diye sarınca, ilk bulduğum fırsatta almıştım”Erken Kaybedenler”i. Konu erkek çocuğu hikayeleri olunca, her erkek ucundan köşesinden kesin birşeyler bulur, orası kesin. Ben okurken çok güldüm, eğlendim, bu kısmı da çok beğenedim:

“İster yedi yaşında olsun, ister yetmiş, bu gezegende ben erkeğim diye gezen hiçbir insan evladı Handan’ın annesine karşı kayıtsız kalamaz. Bir gün öğrenci tahtada yazdığı kompozisyonu okurken “Biraz kay” diyerek yanıma oturmuştu, ben de sıra arkadaşıma doğru yaklaşmıştım bir parça. Bacak bacak üstüne atmıştı. Dizi dizime değmişti. Dizinin dizime değişi, Handan’ın annesi için bir kelebeğin kanat çırpışıysa benim için kasırgaydı. Kaç sene geçti, hala unutmam, günde en az beş sefer aklıma gelir. Biliyorum bu durumun, kökeni memeden kesildiğim güne kadar uzanan psikolojik nedenleri vardır. Ama bir kadını unutulmaz yapan şey, bir vakitler ona duyulan arzunun şiddetiyle doğru orantılı değil midir? O arzunun kıyısında, gerçekleşme olasılığının tam yanı başında, sanki arada başka hiçbir engel yokmuş gibi rahat davranabilmekle, kendini o tatlı yanılsamaya kaptırabilmekle doğru orantılı değil midir?
Bu olgunun da mı sorumlusu benim mutsuz geçen çocukluğum?
Cevap?

Yok!
Kalırsın öyle…”

 

GRE – Bölüm 2: Klişe kız karakter

Benim enstitüye yerleşmemin 6. Gününde, Hayati beyin ofisinde ilk defa bir araya geldik. Kapıda beni karşılayıp içeri alırken yüzünde gerçekten çok samimi ve güven verici bir gülüş vardı.

“Hoş geldiniz Kaan Bey, buyurun, buyurun lütfen.”

Klasik doktor ofislerinden farklı olarak sıra sıra dizili kitap, ansiklopedi, bilumum bilim mecmuasının eserine rastlanmıyordu. Oda da bir masa -masasında benim dosyam, laptopu ve iki kalem-, ikimizin oturabileceği iki rahat koltuktan başka bir şey yoktu. Arkamızda günümüzü pırıl pırıl aydınlatan güneş odayı ışıkla dolduruyor, insana nedensiz bir mutluluk aşılamaya çalışıyordu. Hastalık kariyerimin en yüksek basamaklarının sahibinin bu kadar naif bir odası olacağını hiç beklemiyordum.

“Bugün nasılsınız bakalım?”

“Hiç uyuyamayan ve üstüne verdiğiniz kültür-fizik hareketlerini yapan biri nasıl olursa işte. Yorgun ve feci uykusuz.”

“Fizik tedavileri sizin rejenerasyonunuzu arttırmak amacıyla verilen tedaviler. Daha çok yorulup uykunuzun doğal bir şekilde gelmesi gibi saçma bir amacımız yok Kaan Bey”. Suratı ifadesizdi.

“Bunun dışında her hangi bir sıkıntınız var mı? Örneğin önceki yorgunluğunuzu 10 üzerinden değerlendirirsek durumunuz şuanda kaç sizce?”

“Sanırım 9 diyebiliriz, ama bu fizik tedaviden çok, ortamın güzelliğinden diyebilirim.”

“Peki, öyle olsun. Sizinle açık konuşacağım Kaan Bey. Durumunuz benim çok ilgimi çekti. Migrenin değişmesi ya da kalıcılığı diyelim, uyku düzeninizin kapanması ve tabii bunun beyninizde en ufak bir değişiklik olmadan ortaya çıkması literatürde daha önce görülmüş şeylere benzemiyor.”

Lafa girmeme izin vermeden ekledi.

“Sizi biraz daha ileri durumdaki hastalarımızın bulunduğu C binamıza alacağız, orada sizin gibi biraz daha ciddi vakaları bulunduruyoruz.”

“Peki, orada farklı olarak ne yapacaksınız Hayati Bey? Açıkçası günlerdir bir gelişme olduğunu hissetmiyorum.”

“Merak etmeyin, kafanızı açmaya niyetim yok” diyerek kısa bir kahkaha attı.

“Öncelikle tekrardan bir EEG’nizi çekeceğiz, sadece biraz daha farklı olacak diğerlerinden. Sonra da beyin omurilik sıvınızdan ufak bir örnek almamız gerekecek. Eğer düşündüklerim doğrulanırsa sizin için uygun olduğunu düşündüğüm bir çözümü doğrulamış olacağız. Şimdi dışarıda sizi C binasının yöneticisi Ercan Bey bekliyor, eşyalarınızı toplayıp odanızda bırakırsanız onlar sizden önce odanıza gitmiş olur.”

Hayati bey, cümlesini tamamlar tamamlamaz ayağa kalkarak masasına doğru geçti ve laptopunda bir iki tuşa bastı. Ben ölü balık bakışları atıyordum herhâlde ki, hafifçe gülümseyerek başıyla kapıyı işaret etti. Çıngar çıkaran teyzeleri örnek alıp “neden beni daha fazla bekletiyorsunuz” diyebilirdim belki. Ama hipnoz olmuş gibi kalkıp kapıya doğru ilerledim. Adam beni 5 dk. bile sürmeyen bir görüşme için odasına çağırmış, şimdi de ben senin sorununu biliyorum da, emin olmam lazım, şimdilik sen buraları işgal etme deyip kim bilir nasıl bir binaya postalamıştı.

Kapıdan çıkar çıkmaz Ercan Bey’le karşılaştım. Her sadık köpeğin yaptığı gibi adını duyduğunda efendisinin kapısına gelen Ercan Darcan. Bu insan-king kong kırmasının normal bir kadının uterusundan çıkmış olmasına inanmak zordu. Şaşkın bakışlarımı bölerek;

“Merhaba ben Ercan Darcan, C binasının müdürüyüm” diyerek tenis raketi büyüklüğündeki elini uzattı. Elimi küçük bir çocuğun elini sıkar gibi gevşekçe sıkıp,

“Yeni binanızda daha sık karşılaşacağız Kaan Bey” diyerek Hayati beyin odasına kapıyı vurmadan bodoslama daldı.

Fiziğiyle bu nazik konuşması uyuşmuyordu ve sırf bu bile insanda şüphe uyandırıyordu. Odama gidip eşyalarımı toparlarken bunun üzerine de düşündüm. Herhalde çocukluk hayali şair olmaktı. Boyu uzamaya başlayınca baskete yönelip tam basketbolcu olacakken son anda bodybuildinge geçmiş, sonra da kaslarından beynine yeterince kan gitmeyince bu beyinsel sorunla kendini Hayati’nin yanında bulmuştu. Uykusuz beynimle daha fazla tesadüfler yaratamadım. Pılımla pırtımı bir araya getirip odamdan çıktım. Kapıda beni bekleyen golf arabası şeklindeki taksim beni C bloğa doğru götürdü. C blok karşılıklı birbirine bakan A ve B blokların kuzeyinde dolambaçlı bir yolun sonundaydı. Yol hafif bir yükseltiyle dolanırken etrafımdaki sessizlik ve sakinlik biraz olsun ruhuma ve beynime bulaşsın istedim. Son şansıma doğru yavaşça yaklaşırken havanın biraz daha soğumasıyla olsa gerek hafif bir titredim. Tüm sorunlarımın çözümü bu dolambaçlı yolun sonunda beni bekliyordu.

Bina girişinde hemşire beni karşılayıp odama götürdü. Eşyalarım Hayati Bey’in dediği gibi benden önce gelmemişti ama beklediğimden daha büyük bir odaya yerleşmiştim. Sonrasında hemşire giriş işlemlerimi tamamlayıp beni beraber yapılan aktivitelerin gerçekleştiği ortak salona götürdü.

İşte orada Duygu Durum’la karşılaştım.

Akıl hastanesinde geçen filmlerden fırlamış bir klişeydi. Kulağında kulaklıkları, elinde bir şeyler çiziktirdiği not defteri, insanlardan uzak duran masum kadın karakter. Şarkıcı Lorde’yi andırıyor, ama ondan daha güzeldi. Herkesten uzakta bir koltuğa konmuş, kendi dünyasında takılıyordu. Belli ki yalnız, belli ki buradaki herkes gibi çözümü zor bir sorunu vardı. Kıvırcık saçlarını kulağının arkasına bıraktığı el hareketi sırasında etrafına kısa bakışlar atıyordu. Neyse ki beni ona bakarken göremedi. Öbür binada rastlamadığıma göre ya B blokluk bir hasta (daha çok kronik yorgunluk sorunu olanların bulunduğu bina, yani neyim var benim bilemiyorum ama çok yorgunum diye yatmayı bahane edinenler binası) ya da direkt buraya gelmesini gerektirecek kadar ciddi bir durumu vardı. Uzaktan hareketlerine baktığımda dışarıdaki sise bakarak bir şeyler çizdiğini söyleyebilirdim. Sise bakarak ne çizilebilirdi ki? Sorunlarım öncesinde belki gidip konuşmaya çalışabilirdim ama bunun gibi insanların kendi sorunlarını çözmek için izole edildiği bir ortamda göze batarak iyileşme şansıma engel olmamam gerekirdi.

Akşama kadar egzersizlerimi ve sonrasında odamda meditasyon hareketlerimi yaptım. Bu kadar yorgunluğa ayakta uyuyakalmam gerekirdi. Kalamadım. Duş sonrası akşam yemeğinde Ercan Davulcan’ı gördüm. Azılı bodybuildingçi yılların emeği kaslarını kaybetmemek için insan gibi değil, kendi gibi yemek yiyordu. Bu bina da insanlar biraz daha mesafeli ve kendi dertlerinde kaybolmuş gibiydiler. Uzak köşedeki, cam kenarındaki masada klişe kız yemek yerken bile bir şeyler çiziyordu. Akşam yemeği sonrası programında film için başlangıç saati 21:00 olarak gözüküyordu. Yemek sonrasında ortak toplantı odasında Survivor izleniyordu. Bir adaya gidip ekmek, su, yiyecek bulmaya uğraşan paralı ve zengin (ex-ünlü) insanları izlemenin sadistik zevkini tatmaya çalıştım bende. Sağlıklı ama saçma işlerle uğraşan insanlardan olmayı düşünürken buldum kendimi. Bir zamanlar bende öyle biriydim. Aysel’le beraber lunaparktaki gezmelerimiz aklıma geldi. Aysel’den sonra birine aşık olsaydım migrenim yine geçer miydi acaba?

Ben bunları düşünürken yarışmada eski ünlü bir popçu çamurda koşarken popo üstüne öyle bir düştü, yerden öyle bir çamur sıçradı ki görmeniz gerek. Biz ellerindeki programlarla organize edilmiş koyunlar, bu sefer her beraber programsız ama uyumlu kahkahalar attık. Gerçekten çok komik düşmüştü. Hareketin tekrarları durumu daha da komikleştirmişti. Etrafıma baktığımda hepimiz hiç sorunu olmayan insanlardık. Klişe kız hariç. O bu gürültüde koltuğunda sızıp kalmıştı.

Program bitince kalkıp odama gidip kitap okumaya başladım. Zaten bu uykusuzluktan kitap kurduna dönmüş şekilde çıkacaktım. Saatler ilerledi, gecenin nöbetçi hemşiresi saat başı uğrayıp rahatlatıcı çay getiriyordu. Bir ara sıcak basınca odamın camını açtığımda dışarıda korku filmlerini aratmayan bir sis olduğunu gördüm. Camı açınca içeriye doğru süzülerek akan bir sisti bu. Korkutucu ve güzeldi.

Bütün gece kitabım (Korkma ben varım- Murat Menteş), saçma sapan düşüncelerim ve hemşiremin (2 dk muhabbet için durmayan, seke seke çay getiren Ceylan hemşire) çay ziyaretleri ile geçti. Sabah kahvaltı saatinde Ercan Bey şişkin bicepsleri ile dikkat dağıtarak masaları geziyor, hal hatır soruyordu. Bu kadar sağlıklı ve kaslı olarak hepimizin moralini bozduğunun farkında değildi sanırım. Kaçınılmaz olarak benimde masama gelip, kahvaltımla aramıza girdi.

“Kaan Bey günaydın nasılsınız?”

“İyiyim Ercan Bey, sizde bomba gibi duruyorsunuz?”

Yazışırken yazılan “Hehehe” şeklindeki gülüşü sesiyle canlandırdıktan sonra:

“Teşekkürler. Kahvaltıdan sonra Hayati Bey sizi kütüphanemizde beklediğini iletmemi istedi,” dedikten sonra gözünü kırptı ve yanımdan ayrılırken 330 kiloluk elini omzuma koyarak yorgun bedenime temas etti. Bruce Lee gibi biri olsaydım, tüm dövüş sanatlarının felsefesini boşa sayıp bu adamı nedensiz yere dövmek isterdim.

Kahvaltımı bitirip binamızın 2. katında yer alan kütüphaneye doğru yollandım. Artık bu iş bitsin istiyordum. Bana birkaç test yapılacağını söyleyip kütüphaneye çağırması da nasıl bir acayiplikti. Elinde bir kitapla beni karşılayıp, oturun lütfen deyip karizmatik doktor tribi atmayı planlıyordu kesin.

İçeri girdiğimde Hayati Bey karşısında klişe kızı almış konuşuyordu. Kütüphane olarak geçen odanın geniş masasının ortasında karşılıklı olarak oturmuşlar beni bekliyorlardı. Geldiğimi fark edince Hayati Bey ayaklanıp beni karşılarken, klişe bayanımızda dönerek bana bakma dışında bir harekette bulunmamıştı. ”Hoş geldiniz Kaan Bey, biz de sizi bekliyorduk” Uzattığı elini sıktım ve beni yönlendirdiği gibi masadaki yerime -Lorde’nin yanına- ilerledim. “Önce sizleri tanıştırayım, bu Duygu hanım, Duygu Durum. Duygu hanım bu da size az önce bahsettiğim bey, Kaan Kahkaha.” Çekinerek el sıkışıverdik.

Duygu’nun yanına oturunca karşımıza da Hayati Bey yerleşti. “Eminim ikinizi de neden bir arada görmek istediğimi merak ediyorsunuz” dedi. “Hemen açıklayayım, Kaan Bey uykusuzluk hastalığına sahip” dedi Duygu’ya bakarak.” Ve Duygu hanımda ise narkolepsi- yani ani uyuyakalma hastalığı var” diye ekledi bakışlarını bana çevirerek.

İkimizde şaşkın ve huzursuzca kıpırdanırken aynı şeyi düşünüyorduk herhâlde. “Ne yani bu basit mantıkla mı bir araya gelmiştik biz?”. Karşımızda geniş bir gülücükle duran Hayati Bey “Hayır, tabii ki de, böyle basit bir çözüm olsaydı, bunu çoktan bulmuş olurlardı değil mi” diye sormadığımız soruyu yanıtladı.

“Sizlere karşı dürüst olacağım, durumlarınız hastalığınızın en ileri ve en değişik çeşitlerinizi yaşadığınızı gösteriyor. Kesin olmamakla birlikte deneyeceğimiz yöntemlerin durumunuza bir çözüm sağlayacağını düşünüyorum. Ancak bunun için bana kayıtsız şartsız uymalısınız.”

Eğilip yanında getirdiği bond çantasını aramıza koydu. Çantayı açıp içinden iki cep telefonuna benzer alet çıkardı. “bunlar taşınabilir EEG’ler” çantanın içinden bir şeyler çıkarmaya devam ederken konuşmaya devam etti. “Ben yaptım, oldukça güvenilirlerdir. Bunları size takarak bir gün o şekilde dolaşmanızı isteyeceğim, böylece 24 saatlik beyin dalgalarınızı kaydetmiş olacağız. Gün içerisinde normal şekilde tüm aktivitelerinizi yapmaya devam etmeniz oldukça önemli” Masanın üstüne daha önce taktıklarımızın daha küçük versiyonlarında yapışkan bantlara bağlı kablolar çıkardı. Yarın bunlara göz atarken ikinizden de beyin omurilik sıvısı alacağım. Sonrasında da asıl tedavinizin ilk aşamasına geçeceğiz”

Hayati Bey önce Duygu’ya gezici EEG makinesini takmaya başladı. Bu adamda bir şey vardı. Konuşmasındaki her şeyi bilen tavrı mı, rahat ve geniş halleri mi ne bilemiyorum, sırf bu yüzden adama hem saygı duyuyor hem de ufaktan korkuyordum. Yani tamam sıradan bir hastanede değildik, sıradan bir doktorla karşı karşıya değildik, ama bu adamın her şeyi bilen ve çözeceğine olan güveni bana umut vermiyordu. Yanımdaki “her an uyuya kalabilen güzel” de benim gibi düşünüyor muydu, o an sormak istedim. Hayati kafasına bir şeyler takarken Duygu uykulu uykulu bakıyordu. Biraz umut, biraz hayal kırıklığı, biraz yaşam enerjisi vardıysa bile bunu uykulu yüzünün altında saklıyordu. Yaptığı tek şey masanın üzerine koyduğu ellerini ve parmaklarını sanki birazdan uyuyakalmaktan korkarak oynatmaktı. Yüzü ve cildi aynı benim gibi sağlıksız bir sarılığa sahipti. Gözlerimizin altındaki morlukların tam tersi sebeplerden oluşmasına inanmak zordu. Onu incelediğimi fark edince gözlerimin içine işleyen bir bakış attı. Bunu fark eden sadece o olmasa gerek ki Hayati Bey, “bence bugün biraz beraber zaman geçirip hastalıklarınızla ilgili konuşmanız sizin için güzel olur, bundan sonra birbirinizi daha sık görmeniz gerekecek” dedi. İkimizin de başı aynı anda ona doğru farklı nedenlerle döndü. Ben bu arabuluculuktan memnundum açıkçası. Duygu ise…. Uykuluydu işte.

Bölüm 1. Güzel Rüyalar Enstitüsü

Bölüm 1: Güzel Rüyalar Enstitüsü
“Merhaba, burası Güzel Rüyalar Enstitüsü” diye başlayan bir reklamları vardı. Başrollerinde hastane gibi yaşamlarını da paylaşan Hayati Kahraman’ın güzel eşi Hayal Kahraman oynuyordu. Şehrin gürültüsünden uzak yemyeşil bir ormanın ortasında yer alan merkez, uyku sorunlarının, psikolojik sıkıntıların, bağımlılıklarınızın ve nedeni bilinen/bilinmeyen yorgunluğunuzun anında silineceğini vaat eden bir yerdi. Reklam sonunda, hastane görüntüsünün önünde duran güler yüzlü Dr. Hayal Hanım’a eşi de eklenirken alttan tedavisinde iddialı oldukları birçok hastalık adı geçiyor ve işini bilen doktorlarımızın güven verici gülümsemesiyle reklam bitiyordu.

Hayati Kahraman erken yaşta isim yapmış başarılı bir nörolog ve uyku bozuklukları uzmanıydı. Hocaları daha eğitiminin ilk yıllarında gösterdiği el becerileri ile çok başarılı bir beyin cerrahı olabileceğini düşünüp, onu bu alana yönlendirmek istemişlerdi. Fakat o beklenmedik bir tercih yaparak uyku bozuklukları gibi daha basit bir alana yönelmiş, kariyerine daha farklı bir yön vermişti. Bir de bunun üzerine okul yıllarının ilk dönemlerinde başarısız bir öğrenci olan, bolca kişilik sorunları – ve dedikodulara göre kötü alışkanlıkları – olan biriyle evlenmesi de dikkat çekici bulunmuştu. Ancak insanlar başka hayatlara ancak kendi hayatlarından arta kalan zamanlarda ilgi gösterebildiği için bir süre sonra tüm bu garipliklerin unutulması kolay olmuştu. Dışarıya yansıyan “güçlü ve birbirini tamamlayan eşler” imajı zaten üzerine bir şey söyletmeyecek kadar sağlam görünüyordu.

Oysa benim evliliğim severek başlasa da migrenimle bitecek kadar zayıftı. Eskiden de 2-3 ayda bir şiddetli migren ataklarım olurdu. Bu sıklıkla migreni olan biri olarak şanslıydım bile. Bunu da hep Aysel’e bağlardım. Evlenmeden önce çok mutluyduk yahu. Ama evlendikten sonra Aysel’de migrenim gibi değişmeye başladı. Evliliğimdeki mutsuzluklar arttıkça migren de daha sık ve şiddetli gelmeye başladı. Aslında bilmiyorum evlilik müessesi, migren ve Aysel üçgeninden hangisi beni bu hale getirdi.

Evliliğim bitince migrenimin azalacağını umarken daha kötüsü oldu; migrenim önce daha farklı ama kalıcı baş ağrısına, ardından insomniaya (uykusuzluk hastalığına) ve dolayısıyla her türlü çözüm arayışına dönüştü. Doktorlarım beynimin bu değişkenliğiyle çok ilgilendi. Ben yokmuşum da o bir canlıymış gibi, beynimin tomografilerine bakıp uzun uzun konuştular. Kabul ettiğim tüm deneysel tedaviler bile-beynimi açıp içine bir şeyler takıp, çıkarmayı içermediği sürece- migren ve uykusuzluğuma bir çözüm olamadılar. Denemediğim kocakarı ilacı, yüzyıllık saçma yöntem (internetten bulduğum voodoo büyüleri bile vardı) kalmadı. Tek istediğim eski günlerime geri dönmekti. Tam artık işe yaramayan uyku ilacı-alkol kombinasyonlarından uyuşturuculara geçecekken o iddialı reklamı görünce şansımı denememek gibi bir fikrim olamazdı.

Öncelikle randevu alabilmek ve bunun yakın bir tarihte olması pek mümkün değildi. Bunu randevu almak için aradığım danışma hattında en az 15 dakika Frank Sinatra’dan “My way” dinleterek belli etmişlerdi. Memlekette sorunlu adamdan bol bir şey yoktu, çok şaşırmadım buna.

Hastaneye başvuru sürecinde ilk olarak İstanbul’daki ofislerine giderek sizin ve ailenizin neredeyse tüm özel konulara kadar varan sorularını içeren bir mülakata girmek gerekiyordu. Kapıdan girer girmez sanki mekânın en değerli nesnesi yürüyerek kapıdan içeri girmişçesine davranıyorlardı. Görüşme için odası giriş katta olan Psikolog Sevtap Parçala’nın yanına yönlendirilmiştim. Bir Adriana Lima kopyası olan Sevtap Hanım odasında beni karşılar karşılamaz, neler yapacağımızı anlattı. Önce kısa bir mülakat, sonra kan alımı olacaktı, bu sırada yanımda getirdiğim eski test sonuçlarımı kopyalanacaktı, daha sonra da onlardan haber bekleyecektim. Mülakat sorularını Sevtap Hanım bana tek tek sorup dolduruyordu. Herhâlde arada kendi yorumlarını da ekliyordu, yoksa böyle bir iş için psikolog olmaya gerek yoktu. Neyse ki buna dikkat edemeyeceğiniz kadar etkileyici benzerliği, yeşil gözleri, parlak beyaz dişlerle mükemmel gülüşü, saçlarını düzeltişi, şen kahkahaları gibi ekstra özellikleri de vardı. Uykusuzluk ve migren bile hafif kalırdı. Hastalığım bile şaşırmıştı.

Adı: Kaan
Soyadı: Kahkaha (Burada Sevtap Hanım’da, “gerçekten miiiğ” diyerek şuh bir kahkaha atmıştı)
Doğum tarihi: 12.04.1979 (yani 35 yaşındasınız, hâlbuki daha genç gösteriyorsunuz)
Öğrenim durumu: Üniversite/Ekonomi (Ne hoş, parayı kullanmayı bilen bir erkek)
Medeni hali: Şuanda bekâr (“Dul da diyebiliriz”, deyince değişen bakışlar)
Diğer sağlık sorunları: Yok (Ne güzel, sizi iyileştirdik mi mutlu mesut yaşarsınız)
Aile Sağlık geçmişi: Bilinmiyor (Yetimhanede büyümüş olmam, gözlerini doldurur sanmıştım, kayınvalide sıkıntısı yok diye düşünüp bir parladı sanki)

Hobilerimi de yorumlayarak tamamladığımız bu mülakattan Sevtap hanımla aramızda ciddi bir elektrik oluşarak çıkmıştım. Belki her şey bitip sağlığıma kavuşunca bir teşekkür uğrayışında bulunurdum. Bizzat kendisi beni her çeşit kan testinin yapılabildiği güvencesini avuç içi okuyucusu ile girilebilerek kanıtlayan bir laboratuvara götürdü. Kan verdikten sonra Sevtap Hanım beni kapı dışına kadar götürdü. İsmi, aklımda kalan mimikleri ya da verdiği loş elektrikten mi bilemedim, baş ağrım azıcık hafif gelmişti o gün.

1 ay kadar bir bekleme süresi olabileceği söylenirken daha kısa bir süre sonra bana yer açıldı, tüm sorunlarımdan kurtulmam için bir şansım daha olmuştu.

Hastane koca bir korunun içerisine inşa edilmiş en az 3 binadan oluşuyordu. Binalarda kalacaklar sorunlarına göre ayrılıyor, böylece gündüzleri ya da terapi zamanlarında benzer sorunları olanların grup dayanışması yaratarak ayrıca desteklenmesi hedefleniyordu. Herkese tahmini bir tedavi çizelgesi, kalabileceği gün ve sorunlarına göre belirlenerek verilmişti. Bu programın hızlanmasının kişinin programlarına -her ne olursa olsun, kayıtsız şartsız- uymaları ile gerçekleşebileceği ama daha uzaması gerekebileceği de girişte imzaladığımız belgelerde belirtilmişti. Tüm bu uygulamalar standart prosedürler gibi gözükse de kendilerini sağlama alacak her açığın kapatıldığı da belliydi. Son umudum diye baktığımdan belki, bunu o sıralar fark etmedim. Bana verilen tahmini süre 1 ay gibi uzundu, ancak ücreti beklediğimden daha uygundu.

Bu ilk günlere oryantasyon denen, uyku sorunları olanlarda sık görüldüğü için çevreye alışma aşamasıyla başlanıyordu. Sabah, öğle, akşam düzenli saatlerde yemek ve herkes için özel hazırlanmış hafif egzersizler oryantasyonun en önemli parçasıydı. Benimki ana binanın önündeki egzersiz parkurunda hafif koşular, yüzme ve özellikle sırt kaslarımı güçlendiren egzersizlerdi. Egzersizi yapmak ise zorunlu değildi, size bırakılmıştı, ancak bizler birbirimizden etkilenerek yapıyorduk -sürü psikolojisi işte. Oryantasyonun diğer değişmezleri masaj programları ve akşamları benzer içerikli filmler izlemekti, bu şekilde gün tamamlanıyordu. İlk günlerde durumumuz lüks bir otelde, pışpışlanarak uyutulmaya çalışan şımarık yetişkin bebeklerden farksızdı.

İlk 2 gün Hayati Beyin en yakın arkadaşlarından biri olduğunu öğrendiğim Doğan Şahin tarafından psikolojik analizim tamamlandı. Kendisinin teşhisine göre derin depresyon durumumun sağlığımla bir ilişkisi yoktu, yaşadıklarıma göre içinde bulunduğum durum iyiydi bile. Sırtımı sıvazlayıp iyileşmemi beklemiyorlardı herhalde. Beni gönderip, kendimi iyileşmeye vermemi, sigarayı azaltmamı, internetten uzaklaşmamı, çevremdekilerle kaynaşmamı önerdi.

İlk günlerde tüm hareketlerimizin takip edildiğinden, bize hafiften ayar verildiğini, daha doğrusu bilinçaltımıza çalışıldığını hissetmeye başladım. Ağrım, bağımlılıklarıma isteklerim hala aynıydı ama bize plasebo niyetine bile ilaç verilmiyordu… Hastalardan bazıları bundan şikâyet ettiğinde doktorları tarafından özellikle ikna olmuş olarak odalarından ayrılıyor, kabul etmeyenler ve sorun çıkaranların ise paraları iade edilerek gönderildiği söyleniyordu. Ama programına uyup iyileşerek ayrılanları da görüyorduk, ayrıldığı için üzgün görünenler az da değildi.

Arkadaş olacak kadar samimi olabildiğim tek kişi Saim Samimi isminde obsesif kompulsiflikten, intihar teşebbüsüne kadar varabilecek bir psikolojik geçmişe sahip 28 yaşında, şişe dibi gözlüklü, karikatür gibi bir gençti. Dağınık siyah saçlı, azmış alerjisinden burun çekişli, kambur duruşlu bir hayat acemisi. Neyse en azından benim konuşmaktan hoşlanacağım şeyleri bilen birisiydi. Her konuyu kendiyle ilgili bir şeylere çevirmeseydi, dışarıda görüşmek isteyebileceğim biri bile olabilirdi. Açıkçası bence bir şeyi yoktu, ilgi budalasından başka bir şey değildi. İyileşmesinin ilacı ailesinin zamanında iki tokat atması kadar kolaydı.

İlk 3 günden sonra uyku seansları denilen zihni boşaltma ve düşünceleri asıl soruna yönlendirme aşamasına geçmiştik. İlk defa Hayati Kahraman’ı o zaman gördüm. Uzaktan bizleri izliyordu, ama gözleri benim üzerimdeymiş gibi gelmişti. Dersin en iyi sonuç alanı olsam şüphelenmeyeceğim bu durum, kendi açımdan hiç bir başarı sağlamadığım için beni daha çok kıllandırmıştı. Zaten bu bakışların sonucu 2 gün sonra Hayati Bey’in beni hastası olarak grubuna almasıyla daha da netleşti. O zaman benden değil, onun da beyin tomografilerimden hoşlandığını anlamıştım.

İnsan zekâsı nedeni ile beğenildiğinde de buna benzer bir his yaşamıyordur değil mi?

Alkollü…

Adamın biri sesi bulmuş,
Adamın biri dili bulmuş,
Adamın biri harfleri bulmuş, kelimeleri bulmuş,
Adamın biri yazıyı bulmuş,
Ben sana şiir yazmışım,
Çok mu?

 

“Yazım hatası olmadan yazmam bile büyük başarı :P”