Bölüm 1. Güzel Rüyalar Enstitüsü

Bölüm 1: Güzel Rüyalar Enstitüsü
“Merhaba, burası Güzel Rüyalar Enstitüsü” diye başlayan bir reklamları vardı. Başrollerinde hastane gibi yaşamlarını da paylaşan Hayati Kahraman’ın güzel eşi Hayal Kahraman oynuyordu. Şehrin gürültüsünden uzak yemyeşil bir ormanın ortasında yer alan merkez, uyku sorunlarının, psikolojik sıkıntıların, bağımlılıklarınızın ve nedeni bilinen/bilinmeyen yorgunluğunuzun anında silineceğini vaat eden bir yerdi. Reklam sonunda, hastane görüntüsünün önünde duran güler yüzlü Dr. Hayal Hanım’a eşi de eklenirken alttan tedavisinde iddialı oldukları birçok hastalık adı geçiyor ve işini bilen doktorlarımızın güven verici gülümsemesiyle reklam bitiyordu.

Hayati Kahraman erken yaşta isim yapmış başarılı bir nörolog ve uyku bozuklukları uzmanıydı. Hocaları daha eğitiminin ilk yıllarında gösterdiği el becerileri ile çok başarılı bir beyin cerrahı olabileceğini düşünüp, onu bu alana yönlendirmek istemişlerdi. Fakat o beklenmedik bir tercih yaparak uyku bozuklukları gibi daha basit bir alana yönelmiş, kariyerine daha farklı bir yön vermişti. Bir de bunun üzerine okul yıllarının ilk dönemlerinde başarısız bir öğrenci olan, bolca kişilik sorunları – ve dedikodulara göre kötü alışkanlıkları – olan biriyle evlenmesi de dikkat çekici bulunmuştu. Ancaki insanlar başka hayatlara ancak kendi hayatlarından arta kalan zamanlarda ilgi gösterebildiği için bir süre sonra tüm bu garipliklerin unutulması kolay olmuştu. Dışarıya yansıyan “güçlü ve birbirini tamamlayan eşler” imajı zaten üzerine bir şey söyletmeyecek kadar sağlam görünüyordu.

Oysa benim evliliğim severek başlasa da migrenimle bitecek kadar zayıftı. Eskiden de 2-3 ayda bir şiddetli migren ataklarım olurdu. Bu sıklıkla migreni olan biri olarak şanslıydım bile. Bunu da hep Aysel’e bağlardım. Evlenmeden önce çok mutluyduk yahu. Ama evlendikten sonra Aysel’de migrenim gibi değişmeye başladı. Evliliğimdeki mutsuzluklar arttıkça migren de daha sık ve şiddetli gelmeye başladı. Aslında bilmiyorum evlilik müessesi, migren ve Aysel üçgeninden hangisi beni bu hale getirdi.

Evliliğim bitince migrenimin azalacağını umarken daha kötüsü oldu; migrenim önce daha farklı ama kalıcı baş ağrısına, ardından insomniaya (uykusuzluk hastalığına) ve dolayısıyla her türlü çözüm arayışına dönüştü. Doktorlarım beynimin bu değişkenliğiyle çok ilgilendi. Ben yokmuşum da o bir canlıymış gibi, beynimin tomografilerine bakıp uzun uzun konuştular. Kabul ettiğim tüm deneysel tedaviler bile-beynimi açıp içine bir şeyler takıp, çıkarmayı içermediği sürece- migren ve uykusuzluğuma bir çözüm olamadılar. Denemediğim kocakarı ilacı, yüzyıllık saçma yöntem (internetten bulduğum voodoo büyüleri bile vardı) kalmadı. Tek istediğim eski günlerime geri dönmekti. Tam artık işe yaramayan uyku ilacı-alkol kombinasyonlarından uyuşturuculara geçecekken o iddialı reklamı görünce şansımı denememek gibi bir fikrim olamazdı.

Öncelikle randevu alabilmek ve bunun yakın bir tarihte olması pek mümkün değildi. Bunu randevu almak için aradığım danışma hattında en az 15 dakika Frank Sinatra’dan “My way” dinleterek belli etmişlerdi. Memlekette sorunlu adamdan bol bir şey yoktu, çok şaşırmadım buna.

Hastaneye başvuru sürecinde ilk olarak İstanbul’daki ofislerine giderek sizin ve ailenizin neredeyse tüm özel konulara kadar varan sorularını içeren bir mülakata girmek gerekiyordu. Kapıdan girer girmez sanki mekânın en değerli nesnesi yürüyerek kapıdan içeri girmişçesine davranıyorlardı. Görüşme için odası giriş katta olan Psikolog Sevtap Parçala’nın yanına yönlendirilmiştim. Bir Adriana Lima kopyası olan Sevtap Hanım odasında beni karşılar karşılamaz, neler yapacağımızı anlattı. Önce kısa bir mülakat, sonra kan alımı olacaktı, bu sırada yanımda getirdiğim eski test sonuçlarımı kopyalanacaktı, daha sonra da onlardan haber bekleyecektim. Mülakat sorularını Sevtap Hanım bana tek tek sorup dolduruyordu. Herhâlde arada kendi yorumlarını da ekliyordu, yoksa böyle bir iş için psikolog olmaya gerek yoktu. Neyse ki buna dikkat edemeyeceğiniz kadar etkileyici benzerliği, yeşil gözleri, parlak beyaz dişlerle mükemmel gülüşü, saçlarını düzeltişi, şen kahkahaları gibi ekstra özellikleri de vardı. Uykusuzluk ve migren bile hafif kalırdı. Hastalığım bile şaşırmıştı.

Adı: Kaan
Soyadı: Kahkaha (Burada Sevtap Hanım’da, “gerçekten miiiğ” diyerek şuh bir kahkaha atmıştı)
Doğum tarihi: 12.04.1979 (yani 35 yaşındasınız, hâlbuki daha genç gösteriyorsunuz)
Öğrenim durumu: Üniversite/Ekonomi (Ne hoş, parayı kullanmayı bilen bir erkek)
Medeni hali: Şuanda bekâr (“Dul da diyebiliriz”, deyince değişen bakışlar)
Diğer sağlık sorunları: Yok (Ne güzel, sizi iyileştirdik mi mutlu mesut yaşarsınız)
Aile Sağlık geçmişi: Bilinmiyor (Yetimhanede büyümüş olmam, gözlerini doldurur sanmıştım, kayınvalide sıkıntısı yok diye düşünüp bir parladı sanki)

Hobilerimi de yorumlayarak tamamladığımız bu mülakattan Sevtap hanımla aramızda ciddi bir elektrik oluşarak çıkmıştım. Belki her şey bitip sağlığıma kavuşunca bir teşekkür uğrayışında bulunurdum. Bizzat kendisi beni her çeşit kan testinin yapılabildiği güvencesini avuç içi okuyucusu ile girilebilerek kanıtlayan bir laboratuvara götürdü. Kan verdikten sonra Sevtap Hanım beni kapı dışına kadar götürdü. İsmi, aklımda kalan mimikleri ya da verdiği loş elektrikten mi bilemedim, baş ağrım azıcık hafif gelmişti o gün.

1 ay kadar bir bekleme süresi olabileceği söylenirken daha kısa bir süre sonra bana yer açıldı, tüm sorunlarımdan kurtulmam için bir şansım daha olmuştu.

Hastane koca bir korunun içerisine inşa edilmiş en az 3 binadan oluşuyordu. Binalarda kalacaklar sorunlarına göre ayrılıyor, böylece gündüzleri ya da terapi zamanlarında benzer sorunları olanların grup dayanışması yaratarak ayrıca desteklenmesi hedefleniyordu. Herkese tahmini bir tedavi çizelgesi, kalabileceği gün ve sorunlarına göre belirlenerek verilmişti. Bu programın hızlanmasının kişinin programlarına -her ne olursa olsun, kayıtsız şartsız- uymaları ile gerçekleşebileceği ama daha uzaması gerekebileceği de girişte imzaladığımız belgelerde belirtilmişti. Tüm bu uygulamalar standart prosedürler gibi gözükse de kendilerini sağlama alacak her açığın kapatıldığı da belliydi. Son umudum diye baktığımdan belki, bunu o sıralar fark etmedim. Bana verilen tahmini süre 1 ay gibi uzundu, ancak ücreti beklediğimden daha uygundu.

Bu ilk günlere oryantasyon denen, uyku sorunları olanlarda sık görüldüğü için çevreye alışma aşamasıyla başlanıyordu. Sabah, öğle, akşam düzenli saatlerde yemek ve herkes için özel hazırlanmış hafif egzersizler oryantasyonun en önemli parçasıydı. Benimki ana binanın önündeki egzersiz parkurunda hafif koşular, yüzme ve özellikle sırt kaslarımı güçlendiren egzersizlerdi. Egzersizi yapmak ise zorunlu değildi, size bırakılmıştı, ancak bizler birbirimizden etkilenerek yapıyorduk -sürü psikolojisi işte. Oryantasyonun diğer değişmezleri masaj programları ve akşamları benzer içerikli filmler izlemekti, bu şekilde gün tamamlanıyordu. İlk günlerde durumumuz lüks bir otelde, pışpışlanarak uyutulmaya çalışan şımarık yetişkin bebeklerden farksızdı.

İlk 2 gün Hayati Beyin en yakın arkadaşlarından biri olduğunu öğrendiğim Doğan Şahin tarafından psikolojik analizim tamamlandı. Kendisinin teşhisine göre derin depresyon durumumun sağlığımla bir ilişkisi yoktu, yaşadıklarıma göre içinde bulunduğum durum iyiydi bile. Sırtımı sıvazlayıp iyileşmemi beklemiyorlardı herhalde. Beni gönderip, kendimi iyileşmeye vermemi, sigarayı azaltmamı, internetten uzaklaşmamı, çevremdekilerle kaynaşmamı önerdi.

İlk günlerde tüm hareketlerimizin takip edildiğinden, bize hafiften ayar verildiğini, daha doğrusu bilinçaltımıza çalışıldığını hissetmeye başladım. Ağrım, bağımlılıklarıma isteklerim hala aynıydı ama bize plasebo niyetine bile ilaç verilmiyordu… Hastalardan bazıları bundan şikâyet ettiğinde doktorları tarafından özellikle ikna olmuş olarak odalarından ayrılıyor, kabul etmeyenler ve sorun çıkaranların ise paraları iade edilerek gönderildiği söyleniyordu. Ama programına uyup iyileşerek ayrılanları da görüyorduk, ayrıldığı için üzgün görünenler az da değildi.

Arkadaş olacak kadar samimi olabildiğim tek kişi Saim Samimi isminde obsesif kompulsiflikten, intihar teşebbüsüne kadar varabilecek bir psikolojik geçmişe sahip 28 yaşında, şişe dibi gözlüklü, karikatür gibi bir gençti. Dağınık siyah saçlı, azmış alerjisinden burun çekişli, kambur duruşlu bir hayat acemisi. Neyse en azından benim konuşmaktan hoşlanacağım şeyleri bilen birisiydi. Her konuyu kendiyle ilgili bir şeylere çevirmeseydi, dışarıda görüşmek isteyebileceğim biri bile olabilirdi. Açıkçası bence bir şeyi yoktu, ilgi budalasından başka bir şey değildi. İyileşmesinin ilacı ailesinin zamanında iki tokat atması kadar kolaydı.

İlk 3 günden sonra uyku seansları denilen zihni boşaltma ve düşünceleri asıl soruna yönlendirme aşamasına geçmiştik. İlk defa Hayati Kahraman’ı o zaman gördüm. Uzaktan bizleri izliyordu, ama gözleri benim üzerimdeymiş gibi gelmişti. Dersin en iyi sonuç alanı olsam şüphelenmeyeceğim bu durum, kendi açımdan hiç bir başarı sağlamadığım için beni daha çok kıllandırmıştı. Zaten bu bakışların sonucu 2 gün sonra Hayati Bey’in beni hastası olarak grubuna almasıyla daha da netleşti. O zaman benden değil, onun da beyin tomografilerimden hoşlandığını anlamıştım.

İnsan zekâsı nedeni ile beğenildiğinde de buna benzer bir his yaşamıyordur değil mi?

Alkollü…

Adamın biri sesi bulmuş,
Adamın biri dili bulmuş,
Adamın biri harfleri bulmuş, kelimeleri bulmuş,
Adamın biri yazıyı bulmuş,
Ben sana şiir yazmışım,
Çok mu?

 

“Yazım hatası olmadan yazmam bile büyük başarı :P”

“Rüyalarda göster”

“Hafıza”ya çift tıklıyoruz.
Oradan “Donanım Özellikleri”nden “Bilinçaltı”nı seçip, Ekle diyoruz.
Açılan kutucuktan “Kişiler”i seçip, Göz At diyoruz.
Oradan ….’i bulup Ekle’ye basıyoruz.
“Bunu Rüyalarda Göster” seçeneğini de işaretleyip önce Uygula sonra Tamam diyerek çıkıyoruz.
Aslında Tamam deyip çıksak da olur ama olsun, emin olmak için hem Uygula hem de Tamam diyoruz.

 

Bu aralar bilinçaltına takıldım sanırım.

Hoş geldin

“Artık buraya uğrayanı kalmadığı için bu yazıyı hakettiği yere koyabilirim sanırım.”

Seni karşımda görünce “Uyuyor musun?”dan daha anlamsız soruların en önemlisini sorarım önce.

“Geldin mi?”

Bizi karşılaştıran olsa olsa aşktan kör kalmış talih olacağından, ona da bir “Teşekkürler” dersem gökyüzüne doğru şaşırmazsın umarım. Öyle elimizi, kolumuzu, kendimizi koyacak yerler aramadan -ayakta kalmasın şaşkınlığımız- eski günlerin hatırına, hadi gidip oturmak için uçan bir yerler bulalım. Sonra ben sana uzunca bakayım sen utanıp gözlerini kaçırırken, hala aynı yüz mü, aklımdakinden neler değişmiş diye.

“Elimde değil”.

Havadan sudan konuşacak değiliz ya, asıl konularda dağ olmuş, en iyisi mi bakışıp, susalım. O sırada siparişlerimiz gelir şansımıza, bana siyah demli, sana berrak yeşilinden. Şeker attın mı diye bakarım zihnimdekilerin sağlamasına devam ederek, aklım topladığımız, dolabımın köşesinde yıllardır kullanmaya kıyamadığım poşet dolusu şekere kadar gider.
Konuşmamız lazım ama nereden diye düşünmenin anlamsızlığında, tam ağzımı açacakken -yani en doğru zamanda- sen hatırladığın tüm arkadaşlarımı sormaya başlarsın.Nasıl olsunlar?
Herkes bir mutsuz, herkesin suratı bir asık, sanırsın onlarda seni kaybetmiş.
Zamana baksana, bir saat ne ara geçti karşılaşalı, senin yanındayken hep böyle olurdu da, şimdi olmasaydı keşke.
İçimde ne çok keşke kalacak sen kalkıp gidince.

Kalmasa keşke…

Böyle olmayacak, konuşmak lazım diye salarım çenemin iplerini, arada sen hep buradaymışsın da ben senden sır saklamışım gibi anlatmadığım her şeyi anlatmaya başlarım. Konudan konuya atlayıp bir sürü aptalca espri, kendime üç beş hafif hakaret, bir de araya kontrol amaçlı “GORA” göndermesi katıp yüzünde birkaç tanıdık gülümseme görünce fazla takılı kalamam suratındaki değişikliklere, kapılırım o anın sihrine…

Allah’ım tıpkı eski günlerdeki gibi olmadık mı şimdi…

Konular -yani suya sabuna dokunmayanlar- azaldıkça, sabırsızlık biraz daha arttı sanki içimde. Paniğe gerek yok kalbim, taktığımız bu maske şimdiye kadar ki en sağlamı.
Derine açılmadan senden uzak anılar gelir, artık konularda seçici olamayız, belli ki tünelin sonuna yaklaşmışız… Benden mi gelecek asıl konunun açılışı diye bekliyorsun, çok değişmemişsin bu konuda, belli ediyorsun hala…
Ama ben de senden bekliyorum bu defa cesareti, eskiden yapamazdım ama söz verdim bu defa yaşıma…
Sen hatırlamazsın belki, hani “İkili delilik” diye bir şarkısı vardı Sezen Aksu’nun, onu bizim için yazdığımı sandığında ne çok üzülmüştün sen.
Bense mutlu olmuştum acından.
Bilmeden, sırf o şarkıyı sevdiğimden yazmıştım da, senin hala beni düşünen, seven bir yanını çatlatmıştım. Ondan sonra da böyle olaylar olsun diye az uğraşmadım, bağırıp çağırdım, yok bir daha tutturamadım, kalbini boşuna kırdım… Sonunda düşmanın gibi olmuştum galiba yaptıklarımla, sen amerika’dayken, ben çok ırak’tım sana…
Konuşmadan kalkma zamanı geldi, bu performansla, büyük de bir olasılıkla, şu kör kalmış talihte senle beni bir araya getirmez bir daha…

”Nerede kalıyorsun?
Onlar hala aynı yerde mi kalıyor?
Uzak ama yok olmaz, ben seni bırakırım oraya!”
“Elimde değil”

Hani İstanbul’un en güvenlikli yurduna bıraktığım gibi, son bir kez daha bırakabilirim seni. Bu defa bende kalan her şeyinle…

Bu “Seni seviyorum” lar kalmış yastığımın altında, sayıklarken falan düştüler herhalde, bu hediye fikirlerim var, üç beş tane işte, bak şu çok güzel, hani ilerde lazım olursa. Bir de şu kolyen var bende, hiç çıkarmadan yıllarca taşıyıp, rengini, şeklini bozduğum. Biraz kirli, temizletmek isterdim ama benden başka kimse dokunsun istemedim ona yüklediğim anlamlara. Ne zaman verdiğini hatırladın mı, ben hiç unutmadım o günü.

Bir de çıkarıp artık takmamam gerektiği günü…

Ne çabuk geldik değil mi ya, ben saçmaladığımda zaman çabuk geçiyor galiba. Ne yapacağımızı bilemeden öyle bakışmaya gerek yok.
Sarılacağım tabiî ki de sana.
Sarılıp boynunun yanına geçince yüzüm, maskem düşecek büyük bir olasılıkla ve o bir saniyede tüm gücümü harcayacağım öpmemek için seni, koklamamak için saçlarını ve öldüresiye sımsıkı sarılmamak için sana.
Sen giderken yine arkandan dua edeceğim, seni her bıraktığımda ettiğim gibi, gerçek olmadı hiçbiri ama dedim ya.

“Elimde değil”

Nasılsa sen bilmiyorsun söylediklerimi, yukarıdaki söz verdi ama dinletecek bir bir öbür tarafta…

Gittin mi şimdi sen canımın ta kendisi,
Olsun!
Bitmedi ki aşkımız.
Şimdi ayrılmış olsak da
O da sevdaya dâhil değil miydi?
..Hoşça kal…

-mak

Elimde bir sürü bitmemiş yazı var sayın okuyucu. Bunların bir çoğuna burun kıvırıp devamlarını getirmesem de bana yazmayı sevdiren insanların varlığını hissedince “haydi birşeyler koy İlker” demişler gibi birşeyler ekleyeyim dedim. Bu post heralde ara ara güncellenir, siz üşenmez de bakarsanız yeni şeylerin eklendiğini, o zamanlardaki fikirlerimi öğrenebilirsiniz. Şimdilik sadece eskiden düşündüklerimle başlayacak, nasılsa çoğunu hala düşünüyorum.

Sabahın körü sayılacak bir saatte uyanmak.

Ve dışarıda insanların hayat telaşına daha kapılmadıklarını gösteren, sessiz ve bomboş sokaklara camdan bakmak.

Hayatın sadece saatler kadar uzak olduğunu bilirken o sessizliği izlemek, ortalıkta dolaşan sokak köpeklerine, kedilere, uçuşan yapraklara ya da şanslıysan dökülen yağmura bakmak…

Aradığının bu sakinliğe çok yakın olduğunu hissederken, birbirine güvenmeyenler ülkesinde hayatına bir yön vermeye çalışmak…

Çoğu zamanda insanların aslında ulaşılamaz standartlarına yol almaya çalışmak…