GRE-Bölüm 13. Delik

“Sen niye geldin?” diye fısıldadım, alt kata inen merdivenlerde. Önce pis bir bakış attı;

“Saim senin yanına gelmeden önce benim odama geldi, bu kıyafetlerden getirmiş” birden duraksadı ve başıyla koridoru tarayan kamerayı işaret etti. Kameranın üzerindeki kırmızı renkli lamba eğer koridora inersek bir iki saniye içinde onun görüş alanına gireceğimiz bir hızla yaklaşıyordu. Duvara yaslanıp beklemeye başladık. İzlediği hırsızlık/ajanlık filmlerinin etkisindeki iki çocuk gibiydik. Sadece Duygu zayıf gece aydınlatmaları ışığı altında biraz daha fazla korku filmlerine uygun görünüyordu.

“Sonra sen burayı hatırlamazsan diye beraber gelelim dedik”

“Dedik mi?” diye üsteledim, bu birinci çoğul şahıs kipinde konuşulmasından rahatsız olduğumu belirtecek şekilde, sonra nedenimi ekledim ”ben pek güvenmiyorum şu Saim’e”.

“Ben dedim” dedikten sonra tekrar başını koridora doğru uzattı Duygu, “Karşı koridora koşup duvar dibinden ilerleyeceğiz”.

Bu konuyu özellikle de böyle bir zamanda uzatmak istemiyordum ama rahatsızlığım içimde tuttukça daha da şiddetlenecekti. Önümüzdeki işe odaklanmaya çalışarak Duygu’nun önüne geçtim, koridora baktım, kamera bizi görmeyecek bir açıya geldiğinde karşı koridora geçtim. Koridordan kamera tekrar bize dönmeden geçmemiz mümkün değildi ama kapı aralıkları –ve üzerimizdeki koyu renk kıyafetler- saklanmamızı kolaylaştıracaktı.

Hızla bu engeli aştık, Duygu önüme geçip tekrar kontrolü eline aldı. Açıkçası buna sevindim, nereye gideceğim hakkında hiçbir fikrim yoktu, A bloğu çok iyi bilmiyordum zaten. Hastaların kaldığı katlardan birindeydik, belki de benim eski odamın olduğu kattı, bilmediğimi çaktırmak niyetinde değildim. Duygu dönüp “Önce Hayati’nin odasını araştıralım” dedi.

“Onun odasında dosya konacak bir dolap falan yoktu”.

“Olsun, belki bilgisayarı masasındadır.”

“Şifreliyse”

“Ya şifresizse” diye tersledi.

Sonrasında hızlı hareketlerle bir kat daha indik, bu süre içinde sessiz kaldık ve Hayati’nin odasını çat diye buldu Duygu. Kapı da şansımıza açıktı, tam içeri girecekken Duygu’yu durdurdum “içeride kesin kamera vardır”

“Kamera odasını bulunca kayıtları sileceğiz zaten dedim ya” dedi. “Yahu nasıl sileceğiz, sanki öyle kolay, odayı bulana kadar yakalanırsak, ellerinde sağlam delil olacak, biraz abartıyoruz sanki” diye düşünüp söylemedim. Odaya girdik, içeride hatırladığım gibi araştırılacak bir dolabın dışında laptop ya da başka bir şey bulamadık. Asıl ilginci ise görebildiğim kadarıyla bir kameranın da olmamasıydı. Sonuçta bir şey saklıyor olsam bende ilk bakılacak yere hiç bir şey koymazdım, ama kesin bu ilk bakılacak yere bakan enayiyi görmek isterdim. Yine bir şey söylemedim. Sıradaki hedefimiz hemşire odasıydı. Hemşire odası giriş katındaydı ama tam olarak yerini bilmiyordum. Hatırladıklarım doğruysa bu odanın tam karşısında (ya da karşı koridorunda) kamera kontrol odası yer alıyordu.

Duygu dikkatli hareketlerle karanlıkta yavaşça ilerliyor, ben de onu karanlıkta belli olmayan gölgesi gibi takip ediyordum. Dar kıyafetlerimle Duygu kadar çok eğilemediğimden beli tutulmuş bir yaşlıya benziyordum büyük olasılıkla. Odanın bulunduğu koridorun başına geldiğimizde bu koridorun diğerlerinden farklı olarak tamamen aydınlatıldığını gördük. İki hemşire (birinin elinde dumanı tüten bir çay tepsisi ve ilaç dağıttıkları ufak kaplardan vardı) odalarının başında harıl harıl bir şeyler konuşuyorlardı. Gecenin bir vaktindeki o sessizlikte söylediklerini bölük pörçük duyabiliyorduk:

“…uyumuş… sonra kırıp…kaçınca…Ercan…ormana doğru…dikkat et..”

Sonra elinde tepsi olan oradan ayrılıp hızlı adımlarla saklandığımız merdivene doğru yürümeye başladı. Bulunduğumuz katta bir yere saklanmak ya da bir üst kata kaçmak gibi seçeneklerimiz olsa da üzerimize hızla gelen hemşire fikri Duygu’ya ağır gelmiş olacak ki olduğu yere düşüverdi. Buraya kadarki atraksiyon hep ikimizin karanlıkta olmasını ve kameralardan saklanmamızı gerektiriyordu. Yine de hala bu katapleksinin ne zaman olabileceğini tahmin edemiyordum. Hızlıca Duygu’yu sırtıma alıp, ilk odaya daldım. İçeride horuldayarak uyuyan bir amca vardı; işte tedavi olmuş bir hasta daha.

“İndir beni” diye fısıldadı Duygu, indirirken yüzü sinirliydi. Bana kızdığından çok kendine kızıyordu, o kadarı belliydi, ama yine de büyüdüğü o koruyucu sınırların içine ikinci defa, o en savunmasız halindeyken girmiştim (hatırlayın ilk tanışma dansımızı), bu nedenle bende bir şekilde cezayı hak ediyordum. İçeride biraz bekledikten sonra hemşirenin üst kata doğru gittiğini görünce (araladığım kapı aralığından bakıyordum), hızla iki hemşireyi konuşurken gördüğümüz ilk pozisyonumuza döndük. Artık çok daha hızlı olmalıydık çünkü üst kata giden hemşire hızla geri dönebilirdi. Neyse ki koridorlar bu sefer bomboştu ve tek bir sabit kamera ana gidişe dönük olarak duruyordu. Koridorda ben önce Duygu geride ilerlerken Duygu “ Kaan” diye fısıldadı. “ne?” diye geriye doğru fısıldadım ben de.

“İyi misin?”

“İyiyim, sen?”

“Kaan”

“Efendim”

“Kaan arkan” dediğinde başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Mümkün olabildiğince hızla ellerimle popomu kavrayıp Duygu’ya doğru döndüm.

“Bu elbise bana çok dardı ya, seni kaldırırken oldu herhâlde” Bu sırada yüzüm vücudumdaki tüm kanın toplandığı bir torbaya dönüştü, başıma hafif bir uğuldama hücum etti. Bir yandan elimle popo yüzeyimin açık alanlarını keşfetmeye çalışırken Duygu yüzünde endişe verici bakışlarla bana bakıyordu.

“İç çamaşırım.. şeyden dolayı yok … oraya yatırınca tabii onlar… komadan sonra” gibi saçma açıklamalar yapmaya çalışıyordum hala, koridorun artık kaçamayacağımız bir noktasındaydık hâlbuki.

“O deldikleri yer, orası ıslanmış” diyebildi sadece Duygu, eliyle kendi sırtını işaret ederek ve endişesinin nedeni belli oldu. Duygu’yu hızla sırtlayınca yeterince iyileşmemiş omuriliğimdeki delikte zorlanmıştı. Geçen sefer omuriliğimi deldiklerinde olanları düşününce Duygu’nun renksiz ve endişe dolu suratı hiç de anlamsız değildi.

GRE-Bölüm 12. Kaan Abi

Artık bu yataktan kalkmam gerekiyordu. Burada durdukça başıma gelenler gittikçe boka sarıyor.

“Ne diyorsun lan?” diye efendi kişiliğimden ödün vererek Saim’e baktım. Zihnim çoktan hesaplamayı yapmıştı ama kabul etmek istemiyordum tabi ki.

“Abi Duygu, çok tatlı kız yaaa!”

“Başlatma lan abine, kız daha kaç yaşında senin haberin var mı?”

“Abi yaşın ne önemi var. Akşam çok güldük eğlendik, sen haber göndermişsin, beni bulsun demişsin. Allah razı olsun senden abi, sayende tanıştık”

“Lan olm bi siktir git, ben kızı sana aşık ol diye mi yolladım. Hiç mi bir şey anlatmadı sana Duygu?”

Sinirsel bir dönemden geçtiğimi vurgulamama gerek yoktu sanırım o sırada.

“Her şeyi anlattı abi”

“Hay senin abine”

“Ne oldu ab… Kaan?”

“Peki o zaman, planı biliyorsun, senin yapacağın bir şey yok zaten, makineleri aynı şekilde sana bağlayacağız, sonra üstünü örtüp burada bekleyeceksin. Bu kadar”

“Tamamdır, gece 3 gibi geliyorum buraya, sorun yok” dışarıya doğru izleniyormuş gibi baktıktan sonra kısık sesle bana doğru eğilerek:

“Abi sizin peşinize neden böyle düşmüş olabilirler ki? Duygu’da akıllı uslu kız, ailesi de sevilen insanlar… İnsanın aklına bir neden gelmiyor yani?”

“Benim yüzümden mi oluyor diyorsun yani. Annem babam yok diye mi oluyor sence” sesim hafifçe yükselmişti. Belki sadece gereksiz yere sinir yapıyordum, dışarıda bir yerlerde Aysel hemşirenin olduğunu hatırlayıp kendimi kontrol etmeye çalıştım.

“Ben, ben bilmiyordum… Öyle demek istemedim abi… Ben de buraya geldiğimden beri bir gariplik hissediyordum zaten”

“Ne hissediyordun lan sen?”

“Kızma abi, şey Kaan, ben de bizi takip ettiklerini düşünüyordum, hep peşimizdeler, hep şunu yap bunu yap”

“Ulan tedavi olmaya gelmedin mi sen, bunun neresi garip?”

Söylediğimin mantık devrelerince işlenip kabul edilmesi için olduğunu düşündüğüm bir süre sessizce bakıştık.

“ Peki, bir şey bulamazsanız ne yapacaksınız Kaan?”

“Bulamazsak bakarız.”

“Peki Kaan, sen nasılsın, durumun neymiş?”

“Bilmiyorum ama kendimi daha iyi hissediyordum ayıldığımda”

“Uyuyabildin mi sonra Kaan?”

“Adımı mı ezberliyorsun Saim sen. Geldiğinden beri sinirimi oynattın lan”

“Yok a… ama sen bana kızdın sanki Duygu’ya aşık oldum deyince. Sizin aranızda bir şey yok dimi?” Hayat acemisinin sorduğu sorulara bak. Her kelimesiyle sinirimi oynatmayı nasılda beceriyordu.

“Olm ne sevmesi lan, daha yeni tanışmadın mı sen kızla?”

“Öyle de abi, enerjimiz çok uydu, güldük eğlendik, birkaç kere bayılıp kaldı, ama içinden bile gülüyormuş bana öyle dedi”

“Hah iyi bok yemiş”

“Efendim abi”

“Abinin……” deyip durdum sinirle. Adam benim en gergin tellerimin üzerinde dans ediyordu. Bir yandan da şu son söylediğiyle belden aşağı yumruğu da çakıvermişti. Olan biten hakkında her şeyi, konuştuklarını, nasıl oturduklarını, Duygu’nun ona nasıl baktığını, nasıl güldüğünü, her şeyi bilmek istiyordum. Duygu elimi tuttuğunda yanan ateş Saim ve Duygu ikilisini gülüşürken düşününce tüm vücudumu sarmıştı. Saim gözlerimin içine bakıyordu, istemeden onu da planımıza ortak etmiştik. Planımızı berbat etme riski bir yana Duygu’ya bu şekilde yaklaşması hiç aklıma gelmeyecek bir şeydi.

“Abi ben Duygu’nun numarasını almamışım, acil bir şey olursa diye sende varsa alabilir miyim?”

“Ne acil olacak olm, bir şey olursa beni ararsın”

“Ya abi Allah korusun yine komaya falan girersen…”

“Niye giriyorum lan komaya, umumi tuvalet mi bu ikide birde komam gelecek de gireceğim”

“Kızma abi… Kaan”

“Hay abinin ben senin…”diye en okkalısından küfrümü salladım sonunda. Bu konuda alçak gönüllü olamayacağım, yurttaki günlerden beri küfür konusunda çığır açmışımdır. Öyle ana bacı karıştırmadan, insanların en zayıf yerlerine sertçe dokunurum, biraz da içgüdüsel bir şey sanırım. Küfrümün sonunda Saim’in gözlerinin kenarında yaşlar belirmişti. Birbirimize öylece bakakaldık bir süre… Küfürle beraber ateşim sönmüştü sanki.

“Sen nasıl oldun, düzeldi mi kâbusların?” diye kalbini alayım istedim.

Asık suratını yerden kaldırmadan “Daha iyi abi” dedi dallama şurubu.

“Yürü git lan buradan, tam 3’te burada ol” diye kısık sesle ama öfkeyle bağırdım, nasıl oldu demeyin, yapabiliyor insan yeterince motive edilince.

Saim gidip beni yanan düşüncelerimle baş başa bıraktı. Akşam girişeceğimiz riskli işler aklıma bile gelmiyordu. Şimdi kovduğum bu pısırık elemanla Duygu’nun gülüp eğlenmesi, bakışmaları… Aklımda bunun gibi düşüncelerle saat 3’e kadar küllükte unutulan sigara gibi oturdum; boş yere kendimi ve havadaki oksijeni harcadım.

Ah Duygu, ah duygularım…

Saat 3’e yaklaştığında ben alışageldiğim gece karanlığında, makinelerimin ve yanımdaki masa ışığı eşliğinde aklımdan geçenleri unuturum diye giriştiğim kitabımla (Mars Yıllıkları- Ray Bradbury) baş başa kalmış, aynı yerleri defalarca okuyarak ilerlemeye çalışıyordum. Koridorlarda aralıklarla yerleştirilmiş küçük floresan lambalar dışında odamın çevresi karanlıktı. En son hemşire 2 saat kadar önce gelip baş ağrım olup olmadığını sormuş, bazı değerlerimi ölçüp gitmişti.

Plana göre 3 gibi Saim geldikten sonra önce ona makineleri bağlayıp, yemekhanenin girişinde Duygu’yla buluşacaktık. Tüm binalar arasında en büyüğü olan A blok, bizim için hem bir yandan gizlenmemizi kolaylaştıran (özellikle kameralara karşı) köşeleri bol hem de bir yerden diğerine gitmesi zor olan bir yerdi. Ancak tüm bu planın en sorunlu kısmı aslında ne yakalanmamız, ne Saim’in kendini ele vermesi, ne de benim tekrardan bayılıp kalmamdı. Duygu elimi tuttuğu için dillendiremediğim lanet hastalığının en kötü yan etkisi olan katapleksi durumu yaşanırsa, onu hızla kendine getiremezsem –böyle bir şey pek mümkün olmuyordu– ya da yakalanmadan bir yerlere taşıyamazsam işimiz çok zor olacaktı. Başlı başına böylesine heyecanlı bir olayda olabildiğince sakin olmamız gerekiyordu yani.

Dışarıdaki floresanlardan yansıyan ışıkta arka arkaya 2 kesilme olunca kitabı kapatıp uyur gibi yaptım, sanki beni tanıyan birisini kandırabilirmişim gibi. Kapım yavaşça açıldı, içeri giren adımlarda fazladan iki adım duymuştum sanki.

“Kaan Abi” diye bir fısıltı “uyuyor galiba” ile devam etti.

“Saçmalama” diye yanıt veren sesi duyunca gözlerim hemencecik açılıverdi.

Enstitünün temizlik ekibinin giydiği kıyafetlerin içerisinde Saim ve Duygu karşımdaydı. İkisine de büyük duran bu kıyafetleri nereden bulduklarını soramadan Duygu bana da bir takımı atıverdi.

“Çabuk olun çabuk” deyip dışarı çıktı sonra.

“Saçma sapan konuşma lan” diye çıkıştım hemen Saim’e, her konuda tek suçlu oydu artık gözümde.

“Ne dedim ki abi” diye ters ters bakmaya cüret etti bana alerjik dörtgöz. Bu sırada bende yataktan kalkmıştım.

“Abi demesene ulan” diye atışmamıza devam ederken Duygu’nun kapıyı hafifçe tıklattığını duyduk ve ikimizde uyarıyı alıp susuverdik. Sırayla tüm kabloları Saim’e takarken (kalbimin üzerinde bir, alnımın kenarlarında 2 olmak üzere) birbirimize sinirli bakışlar atıyorduk. Parmağımdaki nabız ölçeri göstergedekine uygun olarak hızla çıkarıp Saim’e taktığımızda bir an için kalbim durmuş gibi gözüktü ancak sesle bir uyarı gelmemişti.

Saim yerime uzanırken “Kaan, yoksa sen de Duygu’yu?” diye tamamlamadığı ama ne olduğu çok net soruyu sordu. Dimdik gözlerimin içine bakan kişi tanıdığım Saim’den çok farklı birine benziyordu. Sanki bir an için birbirimizin aklımdan geçenleri okumuştuk. Saim bu konuda şuana kadar tanıdığımdan çok farklı bakıyordu, iki erkeğin aynı kadına karşı olan hislerin peşinde yaşayacağı o savaşı başlattığı belliydi.

Ben bir yanıt veremeden kapıdan içeri Duygu yavaşça girdi ve “Eğil” dedi. 10 saniye sonra birisinin koridordan geçtiğini gösteren o floresan ışığındaki geçici gölgelenmeyi yaşadık.

“Daha giyinmemişsin” diye atarlandı Duygu bana da, “hadisene”.

Artık odada Duygu da varken giyinmek zorundaydım, üzerimde ameliyat sırasında giydirdikleri beyaz ve popo kısmını açık bir kıyafetten başka bir şey yoktu hâlbuki.

“Hadi ben bakmıyorum” diye arkasını döndü Duygu, Saim’e de başımla tersleyen bir hareket yaptım ve ben onların bakmayışı sırasında üstümdeki önlüğü çıkarıp yeni ve dar kıyafetimi giydim.

Duygu döndüğünde bir taraflarımın çok belli olmamasına çalışıyordum (göbeğim tabii, siz ne sandınız), bu yüzden ona göre sırtımı dönmüştüm.

“Hadi bakalım şampiyon” dedi ve Saim’le benim ağzımı açık bırakacak şekilde, kıçıma hafif bir şaplak atarak kapıdan dışarı çıktı.

GRE – Bölüm 11.Samimi duygular

“Senin odan bizim işlemimizin yapıldığı zemin katın karşı koridoru…”

“…girerken şifre giriliyor ama çıkarken sadece bir düğmeye basman yetiyor”

“…gece saat 3 gibi odadan çıkıyoruz, ben zaten normal hastaların olduğu bir kısımdayım…”

“Kameraların kontrol edildiği oda zemin katta, bizim işlemi yaptıkları koridorun sonundaki soldaki oda.”

“Oranın karşısı hemşire odasıymış, o yüzden çok sessiz olmamız lazım ben..”

“Kamera odasında duran kimse….”

O anlattı, ben dinledim, elim alev aldı. Duygu her şeyi düşünmüştü. Benim sağlık durumum dışında her şeyi. Onu da ben düşünmüyordum elimi tuttuğu sırada.

“Eee, ne düşünüyorsun?”

Uzun süredir elimi tuttuğunu düşünüyordum, ne düşüneceğim. İster istemez gözlerim elimi tutuşuna gidince o da farkına vardı. Elimi tutmasının nedeni büyük olasılıkla bizim bu gizli ajanlık durumumuza karşı hissettiği heyecandı. Yine de katapleksi yaşamamış olması büyük bir başarıydı.

“Planın güzel, tek bir problem dışında ?”

“Neymiş problem?” dediği sırada bakışları değişip, elini çekivermişti. Yine bu uzun günün sabahına dönüvermiştik sanki.

“Ben buraya parmaklarımdan bağlıyım. Bu aleti çıkardım diye elektroşokla girdiler odaya” diye başlayıp ziyaretinin öncesinde yaşadıklarımı anlattım.

“Peki, o zaman ne yapacağız? Hazır bu binadayken bu işi halletmek için daha çok şansımız var, C bloğa geçtiğimizde oradan fark edilmeden buraya gelmemiz bile başlı başına bir iş olur”

“Bugün için en azından buradan ayrılmam mümkün değil gibi Duygu, belki yarın…”

“İşte o yüzden bugün yapmalıyız ya, kimse bizden şüphelenemez”

Karşımda bana hayallerinden bahsederken gördüğüm Duygu vardı, yine gözleri parlıyordu. Şimdi tekrar aynı heyecana dönmüş, olan biteni öğrenme isteğinde bir şekilde artış olmuştu. Benimse sanki tüm merakım o garip koma halinden sonra kaybolup gitmişti. Bir an yaşadıklarımı Duygu’ya anlatmak istedim. Sonra aynı anda vazgeçtim, anlattıklarımdan sonra beni deli sanabilir, zaten sabahtan zarar gören benle ilgili düşüncelerini daha da kötüleştirebilirdi.

Benim aklımdan bunlar geçerken Duygu heyecanla “Sen ilk geldiğinde de bu binada kalıyordun değil mi?” diye sordu.

“Evet”

“Daha önceden tanıdığın kimse yok mudur burada?”

“Birkaç kişi vardı ama hala buradalar mı bi…..”

“Şöyle samimi olduğun birisi?”

Samimi deyince aklıma tek bir kişi gelebilirdi tabii ki.

“Saim diye bir genç vardı, işin komik tarafı…”

“Süper, onu çağırsak senin yerine?” diye yine cümlemin orta yerine dalıverdi.

“Saim’i mi?” yüzümde kocaman bir soru işareti ifadesi, aklımda tek bir fikir oluştu: İmkânsız.

“Hıhı”

“Ya Saim biraz değişik bir çocuktu. İlgi alanlarımız falan benzer gibiydi ama biraz tırsak bir tip, bence imkanı yok”

“Nasıl biriydi, tarif etsene biraz”

“Ya Duygu kabul etmez…”

“Sen tarif et yine de”

“Ona güvenebileceğimizi nereden bileceğiz ki? Ya tırsıp bizi ele verirse, yakalanırsa? Başımızı daha büyük bir derde sokmayalım?”

“Bunu bugün yapmak için başka çaremiz yok. Ben gidip onunla konuşurum, eğer dediğin gibi bunu yapamayacağını düşünürsem zaten hiç bir şeyden bahsetmem. Eğer olacağına inanırsam da çok ayrıntıya girmeden hasta olduğunu söyleyip seni ziyarete gönderirim, sende onunla konuşup planımızı anlatırsın. Zaten yapacağı tek şey senin yerine burada kalmak olacak”

“Sence biraz hızlı gitmiyor muyuz? Daha burası hakkında senin duydukların dışında kötü bir şey bulamadık bile”

“Ben birkaç kişiye de burayı araştırmasını söyledim” diye yeni bombasını patlattı Duygu.

“Kime?”

“Aile dostumuz bir gazeteciye”

“Kimmiş o?”

“Daha çok siyaset haberleri yazar, sen tanımazsın”

“Yaa!”

“Tuna Taşkın’ı tanıyor musun?”

“Yok”

“Tamam işte, tanımazsın dedim, fırsat bulursa araştıracak o da”

Ben daha neden bu kadar hızlıca bu konuya atladığımızı soramadan kapım tıklandı ve Aysel hemşire beklemeden içeriye başını uzattı.

“Artık gidelim mi Duygu hanım?”

“Daha geleli kaç dakika oldu ki Aysel Hanım”

“Yoğun bakımdaki birini ziyaret ettiğinizi düşünürsek çok bile oldu” diye cevabı yapıştırdı Aysel hemşire. Aralarında belli belirsiz bir takışma vardı, belki Duygu’nun odaya ilk gelişindeki ses tonuna takılmıştı.

“1 dakika daha yalnız kalabilir miyiz Aysel Hanım” diye araya girdim, sesimin olabildiğince sorun çıkarmadan bu dakikaya ihtiyacım varmış gibi çıkmasına çalışarak. Sesimin tonunun başka ses tonlarına benzediğini Aysel hemşire hafif bir sırıtışla bana ve Duygu’ya bakarak “Son 1 dakikanız” diyerek kapıyı kapadığında fark edebilmiştim.

“Nasıl biri şu Saim?” dedi kızgınca.

Artık tartışmaya zamanımız kalmamıştı. Hemen hızlıca Saim’i tarif ettim; kalın mercekli camlar, zayıf ve alerjik bünye, dağınık saçlar. Eminim bulması kolay olacaktı, bize yardımcı olma konusunda ikna etmek ise tersine çok zor olacaktı. Sonrasında en önemli soruya geldim.

“Onu ikna edemezsen ne yapacağız?”

Bu sırada Aysel hemşire bu sefer kapıyı dahi çalmadan içeri girdi. Gülümseyerek “Gitme zamanııııııı” diye zorlama bir sevimlilikle Duygu’nun tekerlekli sandalyesinin arkasına geçiverdi. Oysa ben daha cevabımı alamamıştım.

“Yüzmeye devam edeceğiz” dedi Duygu kapıdan çıkarken. Duygu Kayıp Balık Nemo’da alıntı yapınca ona nasıl tepki vereceğimi bilemedim, benim boş bakışlarımın eşliğinde kapıdan çıkıp gittiler.

Duygu çıktıktan sonra odamda Saim’in gelmemesi halinde yapabileceklerimi düşündüm. Akşam yemek saatinde gelen hemşireye beni bazı makinelerden kurtarabilir miyiz diye sorsam da olumlu bir yanıt alamadım. Eğer Duygu Saim’in planımıza katılabileceğini düşünmezse bu gece kendimize organize ettiğimiz ajancılık oyunu iptal olacaktı. O zaman da yapacaklarımızı tekrardan düşünmemiz gerekecekti. Telefonumdan Duygu’ya ne durumda olduğumuzu soran bir mesaj atıp burası ile ilgili biraz araştırma yapmaya çalıştım. Hayati Kahraman’ın kendi web sitesinde ve Güzel Rüyalar Ensitüsü’nün sitesindeki özgeçmişinden bir şey çıkmamıştı, bekleneceği gibi. Sonrasında hakkındaki yorumları araştırdım, internette adamın hakkında tek kötü söz yoktu. Çok fazla sosyetik ortamlarda bulunmayan, işinin ehli bir doktor olarak sadece saygı duyulması normaldi belki ama internet gibi serbest bir ortamda bile tek kötü sözün olmaması biraz garipti. Beraberinde çalıştığı kişileri de araştırmayı düşündüm sonra, belki kendini çok iyi izole etmişti ancak yanındakiler bir şeylere bulaşmış olabilirdi. Şu ana kadar bildiğim isimlerden en nefret ettiğim çalışan ödülünü kazanan Ercan Dambılcan’ı araştıracağım sırada kapım çalındı.

“Kaan Bey uyumuyordunuz değil mi?”

Kapının eşiğinde duran Aysel hemşire olduğuna göre bu cümlesiyle benimle dalga geçtiği kesindi.

“Arkadaşınız Saim Bey çok ısrar etti sizi görmek için” dedikten sonra kenara çekildi ve arkasında oldukça üzgün görünen bir bakışla Saim belirdi. Çekingen bir hali vardı, hiç de ısrar etmiş gibi durmuyordu. Acaba hangi psikolojik probleminden kaynaklı acayip problemleri devam ediyordu yine. Aysel hemşire Saim içeri hareket etmeyince, nazikçe elini içeri uzattı:

“ Saim Bey lütfen çekinmeyin, Kaan Bey şimdi çok daha iyi”

Sanki yoğun bakımda olan ben değildim. Adam bildiğin rol çalıyordu. Tipik Saim hareketleri.

“Gelsene Saimcim” diye davet ettim duygusal vampiri odama.

Yavaş hareketlerle, sanki ölüm döşeğindeymişim gibi odaya girdi, yatağımın karşısına yerleştirilmiş sandalyeye bir bakış atıp yanıma yaklaştı:

Şaşkın şaşkın “Geçmiş olsun Kaan Abi” deyiverdi. Aysel hemşire uzaktan yapmacık bir gülüşle “5 dakikadan fazla kalmayın Saim bey” diyerek bizi yalnız bıraktı.

Saim uzaktaki sandalyeye oturmak yerine yatağın yanında oturdu, yüzünde bir gülücük aydınlandı.

“Kaan Abi ben aşık oldum”

Not: Çok yavaş ilerliyorum biliyorum, şu zamana kadar çok yoğundum. Ayrıca hep bir bölüm önceden gitmeye çalışıyorum.

Ve bu arada okuyan kim varsa hala, arada bir yorumlarınızı yazmayı unutmayın…

Elastic heart

Çok mu popüler oldu. Peh, umrumda değil ki  7.^)

Şu klip bu ülkede çekilseydi ülkede yaşanacak tartışmaları bir düşünsenize… Nasılda boş şeylerin içinde gömülüp kalmışız yahu… Siz de sıkılmadınız mı herşeyden… Siz de aynı şekilde duyarsızlaşmadınız mı? Siz de kimseye güvenmiyorsunuz değil mi? Anlıyorum sizi. Ama durun hemen sevinmeyin, çünkü aynı zamanda umrumda da değilsiniz.. Biz bu hale ne zaman geldik.

Burası birbirine güvenmeyenlerin ülkesi, hepiniz hoşgeldiniz…

Çok alakası yok yazdıklarımın, aklıma geleni yazıyorum şu ara, tek dikkat ettiğim dil bilgisi kuralları, arada bir -de -da’yı atlarsam maruz görün, bir tek bunu isterim. Canım sıkıldı yazıyorum, şu sıralar pek nadirdir böylesi.

Bu sene karar aldım yazıyorum her okuduğum kitabı ve bitiş tarihlerini, siz de yapsanıza. Lieberry sen bunu yapıyorsundur değil mi : )

Neyse bu aralar güzellikleri çıkarmayın hayatınızdan, müzik dinleyip, kitap falan okuyun…

İtalya’dan kart isteyen adresini yazsın…

Görüşmek üzere.