Intimacy

Intimacy is not who you let touch you. Intimacy is who you text at 3 am about your dreams and fears. Intimacy is giving someone your attention, when ten other people are asking for it. Intimacy is the person always in the back of your mind, no matter how distracted you are. 

Bitmeyen hikaye-1

Yaşamak, hayata devam etmek, edebilmektir. Bazen “bariz” olanı görebilmek, cesur olabilmek ve karşındakini de en acı veren yerinden kırabilmektir.

“Bunu kendine niye yapıyorsun” diye sordu.

Kendi kendime ben de sormuyor muydum bu soruyu?

“Bilmiyorum” dedim kızgınlıkla.

“Eninde sonunda kabullenmen gerekecek” dedi. Kendi içimde bir ses de böyle cevaplıyordu sorumu.

Sanki kendi kendime konuşuyor gibiydim.

“Sana ne be, defol git başımdan” demem yeterliydi, onun yerine daha ağır bir küfür ettim.

Yüzüme baktı, söylemek istemediğim bir şeyi söylediğimi biliyordu.

“Ne bakıyorsun lan“ diye başlayıp sıraladım küfürlerimi, kendi anneme eşit tuttuğum annesini de işin içine karıştırarak.

Şimdi “kötülüklerin anası” kontrolü almıştı eline.

Cevap vermeden duruyordu karşımda. “Ne var ulan, ne var!!” diye üsteledim, “mutlu olamayacak mıyım ben?”

Yanlış bir hesabı tahsil etmek için daha yanlış bir yer ve zaman olamazdı.

Uzun yıllardır tanıdığım surat, bana bakarken hiç görmediğim bir şekle büründü ve içinde yaşadığı karmaşa kontrolü ele alarak yumruğunu salladı.

Şimdi kötülüklerin anası ikimizi de kontrolüne almış, çok sevdiği iki oyuncağını kavga ettiren bir çocuk gibi, ellerimizi kollarımızı sallıyordu.

Farkımız yoktu bizim aslında. İkimizde aynı yerden yaralanmıştık, sadece onun ki çoktan kabuk tutmuş, zaman üstünü çoktan kapatmış olmalıydı. Arada yarasının sızlardı bilirdim, beni gördükçe hatırlıyordu kendisini. Bunu biliyordum, ama o anda kendimden başkasını düşünemiyordum. O vurunca ben de vurdum. İşte olmuştu, ilk kavgamı en iyi arkadaşımla ediyordum. Onu haketmediğimin imzasını kanıyla atıyordum…

“En iyi arkadaşınızla kavga ettiğinizde, sizin en eski sakatlıklarınızdan yararlanıp en çok acıtacak yerlere vururlar.”

İkimizde tanımadığımız adamlar tarafından ayrılmıştık, ikimizin de burnundan ve dudaklarından kan geliyordu.

 

“İşte şimdi bana benzedin, şimdi biraz anlarsın acımı” diye bağırdım kanlar ve anlamısz cümleler saçarak.

“Kız gibi vuruyorsun biliyor musun” dedi gülerek, bu benzetmeye ne çok kızdığımı bilerek söylemişti.

“Ulan !!”  diye bağırıp üzerine gidecekken arkasında bir polis memuru belirdi.

“Evet, gerekli olan buydu hayatımızda, neredeydin adalet?

            biz mutsuz olacak bir şey yapmamıştık ki.”

 

Kim bilir ne zamanın bitmeyen hikayesidir bu da öyle…

Kuzum farkında mısın?

Pişt

Sana diyorum,

Evet, sana.

İçinde bulunduğun bir karışıklık var.

Lütfen beni yanlış anlama,

Yaşadığın bu karışıklığına ilaç olsun diye söylüyorum

Pişt sana diyorum,

Evet, sana.

Ortada kocaman bir sorun var

ve

Tam ortada yine sen duruyorsun

Pişt,

sana

diyorum,

Evet, sana.

Dikkatin aldığın nefes gibi

Tam olarak veremiyorsun

Bu ilaçlar biraz çarptı sanki seni

Kuzum farkında mısın, kendi kendinle yazışıyorsun.

“Pişt sana diyorum,

Bi çözüm bulursan

bana da anlatsana”

GRE-Bölüm 19. Aşk ve dalak

Duygu’nun iç çekişleri benim göğsümde devam ederken kalbim onun kulağının dibinde, içine hapsolduğu kafesten bağırarak her şeyi itiraf ediyordu; “Güm güm, güm güm, güm güm” ya da Türkçesiyle “Seni seviyorum Duygu”

Duygu’nun gözyaşları yavaşça dinerken benim içimde yaşadığım, kendi yarattığım tüm o korkularsa şeffaflaşıyordu. Duygu’ya sıkıca sarıldıkça -ve karşılığını da ondan aldıkça- Aysel’den ayrıldıktan sonra buralara kadar düşmeme neden olan döngüyü daha net görebiliyordum. Aysel gidince yapayalnız kalmamıştım, başka birini tekrardan sevebilirdim, başka biri de beni sevebilirdi. İçimdekiler netleşiyor, ben de büyüyordum.  Büyüdükçe daha çok seviyordum ve uykusuz da olsa hayata uzun süre sonra umutla bakabiliyordum.

Daha bir sıkıca sarıldım Duygu’ya… Orada ne kadar sarılıp kaldık bilemiyorum, ne kadar zaman geçseydi de hepsi istediğimden kısa olurdu zaten…

Aklımdan geçenler böyleyken ve ben ona huzurla sarılmışken Duygu başını boynumdaki boşluktan alıp bakışlarını gözlerimin içine dikti. Öylece ve sadece baktı bana, ben de gözlerimle karşılık verdim.

Sonra…

Sonra sanki zaman durdu ve ikimizin zihinleri bir araya geldi. Hissettiklerimi tam olarak anlatmam mümkün değil, zihnim onun zihnine ışınlanıvermişti, sanırım en yakın açıklama bu olabilir. Bakışlarımızın oluşturduğu köprüden geçip bir anda kendimi onun aklında, aklından geçenlerin arasında buluvermiştim.  Duygunun tüm düşüncelerini kendi düşüncelerimmiş gibi zihnimde duyuyor, hafızasının yakın zamanda kaydettiği şeyleri onun gözünden görebiliyordum. O an bir şeyler düşünsem ya da sadece aklımdan geçirebilsem sanki Duygu benim düşündüklerimi duyar diye donup kalmıştım. Aslında donup kalmama neden olan aklından geçenlerdi:

“Kaan… Ne güzel sarıldı… Ya beni şimdi öperse… Öpse ya… Ne olurdu… Babam delirir… Kaan… İlk kez biriyle…”

İlk aşkın, ilk öpüşme olasılığının ya da o kırılma noktasının; sevdiğini itiraf edip karşındakine koşulsuzca teslim oluşun tam ortasında bulmuştum kendimi.  Ve en önemlisi şuanda hissettiği telaşı ve korkuyu ben de yaşıyordum.

Mantıklı bir adam tüm bunları uykusuz bir beynin uydurduğunu düşünebilirdi, ama ben o an mantıklı bir adam değil, sırılsıklam aşık bir adamdım.

Daha önce bulamadığım tüm cesareti şu anda Duygu’nun aklından geçenleri duydukça içimde bulmuştum ve şimdi bu yeni bulduğum cesaretle gereken adımı atmam gerekiyordu, zihinleri bir olan iki insanın dudaklarının birleşmemesi için bir neden yoktu ne de olsa.

Bir elim hafifçe Duygu’nun beline kaydı, diğer elimle gözlerini kuruladım önce. Kalp atışlarını hissedebiliyordum ama ışınlandığım zihni tamamen durmuştu şimdi. Ya nöbet geçirecekti ya da o da benimle aynı şeyi düşünüyordu. Gözlerini kuruladığım elimle yüzüne düşen kıvırcık saçlarını kulağının arkasına taşıyıp elimi o güzel kıvrımda tuttum. Önce onu hafifçe kendime doğru çektim ve sonra kendimi hafifçe dudaklarına yaklaştırdım, ikimizde aynı anda gözlerimizi kapattık…

Hayatımın hikâyesi, her öksüz çocuğunki gibi filmleştirilebilir ama benimki “bu kadarı ancak filmlerde olur be” denecek rastlantıların yaşandığı gerçek bir hikâyedir.

Gözlerimizi kapattık ve tam dudaklarımız birbirine değecekken uzaklardan bir ses duyuldu.

“Duyguuuuuuuuuuu, Duyguuuuuuuuuuuuuuuuuu”

İkimiz birden başımızı sesin geldiği yöne çevirdik ve enstitünün önüne kadar girmiş siyah lüks bir arabanın hemen önünde duran bir ajan kılıklı bir şoförle onun yanında bağıran abartı makyajlı kadını gördük. Aracın acık camının içinden yükselen sigara (puro?) dumanı ise içeride de birilerinin olduğunu gösteriyordu. Kadın ona baktığımızı görünce bu sefer daha da abartılı şekilde ve el sallayarak “Sviiiiithaaaaaarrrrttttt” diye bağırdı.

Bu tatlı İngilizce kelime Duygu’nun azaldığını söylediği katapleksi sorununu nüksettirdi.  3. defa onu düşmeden yakaladım, en azından bu kez annesinin gözlerinin önünde tacize yakın bir tutuş gerçekleştirmedim. Hemen onu banka doğru taşımaya çalışırken az önce gördüğüm şoför yanımda bitiverdi. Mükemmel bir tonlama ile “Ben ilgilenirim beyefendi teşekkürler” deyip Duygu’yla aramıza girmeye çalışınca muhtemelen doğru bir tahminim olsa da “Siz kimsiniz peki?” diyerek efendi kişiliğimi bozmadan sordum.

“Bendeniz Duygu hanımın annesi Beybin hanımın şoförü ve aynı zamanda kişisel asistanı Tevfik Trabzan, rica ederim izin verir misiniz?” diyerek Duygu’yu omuzlardan tutarak tutuşumdan almaya çalıştı.

“Ben hallederim beyefendi, şu banka oturtalım ayılır birazdan”

Beyefendi şoför yavaşça kulağıma yaklaşıp tonlamasını bozmadan ve Duygu’nun duymayacağı kısık bir sesle “Lan dallama, senin dalağını dürerim, kızı bırak, kafanı gözünü patlatmayayım” dedi. Ben daha bu beklenmedik argo kullanımına aynı sertlikle yanıt veremeden, yaşadığım şaşkınlığımdan da yararlanıp Duygu’yu omuzlarından çekti ve bunu daha önce defalarca yaptığını belli edecek şekilde hızla kucakladı. Bir iki adım attıktan sonra yavaşça dönüp “Doğru seçiminiz için teşekkürler, iyi günler dilerim” diyerek hızlı adımlarla aracının içine dönmüş, bizi izleyen Duygu’nun annesinin yanına doğru ilerledi.

Yani adam sevdiğim kızı gözümün önünde kucaklayıp götürdü.

Hay şansımın dalağını…

Bulutlardan konuşmak istiyorum seninle

Saatlerce…

Gözüm hep yükseklerde.

Institute of Nice Dreams

Ben daha hikayeyi bitirmeden Hüzzam bana doğum günü hediyesi olarak hikayemin İngilizcesini göndermiş🙂 Bir gün biterse, ingilizce çevirisi ondan😉

Alın size ilk bölümüyle Güzel Rüyalar Enstitütüsü-Institute of Nice Dreams

“Hello, this is the institute of nice dreams” were the first words of their advertisement. Leading role was played by Hayal Kahraman, the beautiful spouse of Hayati Kahraman who shared his life as she shared his hospital. The center which was placed in a emerald green forest that is far from the of the city’s catastrophe were promising that your sleeping problems, addictions and unknown tiredness will be erased completely. In the ending, as the doctor was accompanying his debonair wife, the subtitles were explaining the disorders that, they are promising to cure.

Hayati Kahraman was a well-known neurologist and a specialist on sleeping disorders. On his early days of carrier, his mentors had thought he would be a very promising neurosurgeon because of his incredibly talented operational skills. However, unexpectedly, he chose a very simple subject like sleeping disorders. Moreover, marring Hayal who was unsuccessful in her junior years in medical school as well as having personality disorders and addictions (according to the gossips) were highly interesting.  As people tent to show interest to other lives on the remaining times of their boring lives, after a period of time, all this nonsense were forgotten easily. On the outside they have a strong and complementary relationship with each other that leaves nothing more to say about their lives.

On the other hand my marriage which I started affectionately, was weak after all, as it was ended with a simple migraine. I had strong migraine attacks 2 or 3 times a month. I was lucky to have it this much, now I understand. I always thought Aysel my ex-wife was responsible for this. How happy we were, before getting married! But after our marriage, Aysel started to change like my migraine. The more the thing made me unhappy about my marriage, the more frequently and the stronger my migraine became.

How can I know, the very core of marriage constitution, Aysel and migraine triangle made me what I am today.

As I was hoping my migraine will be over like my marriage, the worse happened; the migraine transformed to a different but more persistent headache…  And then the insomnia came… hence the research for any solution…

Doctors were very interested in my brain’s transformation. While checking out my CTs they chatted like my brain was a separate organism from me, like I was non-existent…   All of the experimental procedures (the non-invasive ones) did not solve my sleeplessness. There were no alternative medicinal mambo-jambo left to try (I even tried voo-doo spells that I found from the web). The mere thing I long for was being like the old days. I was about to leave sleeping drugs and alcohol combination to try (well let’s say more experimental) “Street drugs” I saw the advertisement which left me with no choice other than to try it.

First challenge was getting an appointment and this did not look very possible in a near future. You could understand that when you listened to “my way” from Frank Sinatra on waiting line for minimum 15 minutes. I was not surprised as the only thing that was not scarce in our country was troubled man.

Second challenge: going to their office in İstanbul and having an interview which covers giving almost all personnel secret details about you and your family. As you enter from the door they acted like the most precious thing in that place came to life and walked from the door.  For the interview I was referred to Psychologist Sevtap Parçala’s Office which was at the entrance level. She who was a copy of the model Adriana Lima, who greeted me and told me what we were going to do. Firstly there was going to be a short interview, then blood test was going to be performed, while the old test results were being copied. Then I would wait their response. The interview questions were asked and filled by Sevtap. Possibly she was adding her observation while doing this, otherwise there were no reason to be a psychologist to be doing this. Not everybody would notice this because of her impressive similarity, deep green eyes, a smile crowned by shiny white teeth and fixing her hair as dark as my fortune and let’s not forget her laughter like small volcanic explosions. You would not think about sleeplessness and migraine near her as your illness would also be shocked.

Name: Kaan

Surname: Kahkaha* (Here  Miss Sevtap  had a  seductive laugher with a “Reaaaaalyyyy”)

Date of Birth: 04.12.1979 (means you are 37, but you look much younger)

Education: University/Economy (how nice, a man knowing how to manage money)

Marital status: now single (“you can call widower”, changing looks)

Other health problems: None (how beautiful, when we treat you, we live happily ever after…)

Familial Health History: Unknown (growing up in foster home did not made her emotional, reversely there was a twinkle in her eye as she thought there is no mother in law to deal with) …

 

After interpretation of my hobbies too, we concluded the meeting. We had a serious chemistry between us. Maybe after everything was over I would stop for a thank you. Then she personally took me to a laboratory which is accessed by a hand print clarification and assured me that every blood test is in their capability. After I gave my blood she accompanied me to the exit. May be it was her name or the relics of her mimics or the little electricity exposure, that day I had very mild head ache.

 

Although I was told there was a 1 month waiting line, a place was opened for me to fill soon enough.  I had one more chance to get rid of my all troubles.

Hospital was built in a big forest and it had three buildings. The guest that were staying in these buildings, were classified according to their problems, so day time or therapy time people with similar problems would be supportive to each other. Everybody was receiving a calculated treatment file, the length of the stay according to their problem.  It was also clarified that the treatment time would be shortened if patients were correlate with their programs no matter what. But it was also stated in a signed form that your stay would be longer if found necessary. These seemed like standard procedures but were also indicating every loophole was covered.  The reason that I did not notice that in the times, my vision was fuzzy, thinking that this was my last resort. My calculated stay were 1 month, it was long but the price were much wallet friendly from what I expected.

The first days were called orientation as changing environment effects people with sleeping problems much than other people. The most important pieces of orientation was eating every morning, afternoon and evening and working out regularly. My exercises were mild joggings, swimming and moves that especially works my muscles on my back. It was not mandatory to do these exercises. It was up you, but we were doing it anyway in a herd psychology. Other components of the orientation were message programs and watching movies with similar themes in the night. This concluded our days. In the first days of our stay in the facility, we were no more than spoiled adults that were putting to sleep with a swing and lullaby in a luxurious hotel.

First 2 days my psychoanalysis was completed by Doğan Şahin whom I learned was a close friend of Hayati. According to him my deep depression had nothing to do with my health, after what I experienced, my health status was only fair. What they were expecting from me? That I become healthy after having a reassuring pat on my shoulder. He send me back, told me that I focus on being better, advised about smoking less, puting a distance between web and me, getting to know others and lastly after leaving here falling in love again if it is possible.  Fall in love… as if it was in your hands to chose the pit to fall in, when you are in complete darkness.

As they were watching every moves that we make I felt like they were working us slowly, in other words I felt like they were working our subconscious. My aches, addictions and longings were the same but they were not giving any drugs to us. Not even placebo… when patients were complaining from this situation some were assured by their doctors completely. The others who were not persuaded or making a fuss were having their money back and being send back to their homes. We were also witnessing people who were completely treated and some of them were not happy to leave here.

The only person that I had a relation that can be counted as friends was an obsessive compulsive, suicidal 28 year old, bottle glassed cartoon of a man, named Saim Samimi.  An apprentice of life itself with messy black hair, sniffing from allergy and with a humpy posture…  whatever… at least he knew what I would like to talk about… If he was not a person who turned every topic to himself, he would be a person who I would like to see in the regular life. According to me, he had nothing wrong, he seemed like he was longing to be center of attention. If his family slapped him when it was necessary he would be easily treated… on the other hand families are not my strong topic.

After the first 3 days, we finally started sleeping séances which are basically mediation and focusing your thought on the real problem. It was the first time I had ever seen Hayati Kahraman. He was watching us at a distance but what I really felt was, he was watching me. If I was the most successful one of the class I would not notice it but I had nothing accomplished so I felt there were something cheesy. Anyway after 2 days the reason of these looks became clearer when he picked me as his patient. At that time I understood that he did not like me, he liked my CTs.

A person who were liked because of his smartness, does he experience these feelings like me?

 Chapter 2: La femme cliché