GRE- Bölüm 10. Komando

Bilinçli bir şekilde hayata gelseydik neler hissederdik hiç düşündünüz mü? Doğum kanalının o klostrofobik ortamından geçerken, daha tam olarak oluşmamış kemikleriniz şekil değiştirirken yaşayacağınız travmayı. Hiç bilmediğiniz bir dünyaya itilerek ya da annenizin karnı yarılarak çıkarıldığınızı. O yolculuğun sonunda karşınızda gördüğünüz yüze, sizi karşılayan, kıçınıza vuran hemşireye karşı, sonrasında gözlerinde mutluluğun ışığı ve büyük olasılıkla damlalarıyla sizi kucağına alan annenizle ve babanızla ilk defa karşılaştığınızda ne hissederdiniz?

Ben bunları hiç düşünmemiştim, ta ki öldüğümü sandığım kısa bir aradan dünyaya yeniden gözlerimi açana kadar. Bunları düşünmeye fırsatım bile olmadan karşımda kemik gözlüklerinin ardından diktiği gözlerini burnumun dibine kadar sokmuş, kıvırcık saçları yüzüme değen birisini bulmuştum.

“Aaa, demek uyandınız Kaan Bey, ne güzel ne güzel, bekliyorduk zaten”

Üzerinde doktor önlüğü bulunan olan bu garip şahsiyet bunları söyledikten sonra tek kişilik odamdan hızla çıkıverdi. Arkasından kurumuş dudaklarım elverdiğince “Biraz su alabilir miyim” diye seslendim ama duyduğuna dair hiçbir belirti göstermedi.

Hiç beklediğim gibi bir hayata dönüş olmamıştı.

Başımda EEG sırasında taktığıma benzer bantlar, kolumda klasik olarak bir serum, işaret parmağıma takılı bir alet ve göğsüme yapıştırılmış birkaç kabloyla filmlerde gördüğüm o yoğun bakım odalarından birindeydim. Yine de bu manzaranın bende yaratması gereken korkuyu taşımıyordum, tüm o kafa karıştırıcı olaylara rağmen rahat ve huzurluydum. Üstelik kendimi ne zamandır ilk kez bu kadar dinlenmiş hissediyordum. Aylardır artık varlığına alıştığım baş ağrım da hiç iz bırakmadan gitmişti. Sağlıklı bir insan olma hissi öylesine tatlıydı ki aslında üzerinde çokça düşünmem gereken anılarımı düşünmüyordum bile. Olduğum yerde şöyle güzelce bir gerindim.

Sonunda güzel bir uyku çekmiştim be.

Ardından işe koyuldum; parmağımdaki aparatı ve vücudumdaki bantları çıkardım, sonra kolumdaki serumu. Başımdaki bantlara girişeceğim sırada koşarak odaya bir hemşire ile birlikte Hayati Bey daldı.

“Kaan Bey ne yapıyorsunuz siz! Bizi çok korkuttunuz, neden parmağınızdaki nabız ölçeri çıkardınız?” diye bağırdı.

Arkalarından bir defibrilatör makinesi de odaya dalıverdi. Bu tepkiyi beklemediğim gibi yanımda getirdiğim tüm o huzur da uçup gitmişti. Ölümden –ya da ona benzer bir şeyden– dönen bendim, panik yapan doktorumdu.

“Sakin olun, ben iyiyim doktor” diyerek hemen her ölümden dönen kişinin soracağı soruyu sordum: “Ne oldu bana?”

“Şu anda enstitünün yoğun bakım odasındasın Kaan Bey. Sizi yerde bulduğumuzdan beri yaklaşık 8 saattir komadaydınız. Yani o kadar da iyi olmayabilirsiniz”

“Yok artık, komada mıydım?”

“Ne yazık ki evet. Aslında beyin dalgalarınıza bakarsak teorik olarak birkaç kere komaya girip çıktığınızı söyleyebiliriz. Sanırım buna beyin omurilik sıvınızın volümünün düşmesi neden oldu. Tabii buna da size söylenenin aksine operasyon sonrası kısa süre içinde ayağa kalkmanız. ” sesindeki duygusuzluk tüm bu söylediklerinde suçluluk hissettiğini ya da bana kızdığına dair bir fikir vermiyordu. Bu sırada yanında gelen hemşireler beni tekrar bazı makinelere bağlamaya başlamıştı.

“Ben kendimi oldukça iyi hissediyorum, artık bunlara ihtiyacım yok bence”

“En azından bu gece burada beklemeniz daha doğru olacak bence” Doktor kimliğini sondaki “bence” ile yeterince vurgulamıştı Hayati beyimiz. Adamı sevmek için bir nedenim yokken, sevmemek için neden yaratıyordu bana. Eğer böyle ego oyunları oynamak istiyorsa o zaman bende elimdeki kozu kullanırdım.

“Bana enjekte edilen sıvı neydi peki Hayati Bey, içindeki bir maddeden kaynaklanıyor olamaz mı komaya girmem?”

“Mümkün değil!” deyip yanıma geldi ve nabzıma bakmaya başladı. Çok doğru yerden yakalamıştım açığını, buna emindim.

“Neden?” dediğimde doktorların hastanın gözlerine ışık tutması numarasına başladı. Parmaklarıyla gözlerimi genişletti, ışığı gözlerime tutmadan önce gözleri dik dik bakmaya başladı.

Ve…

Sonrasında, ne olmuştu, ne diyordum ben?

Her şey olup bitmişti.

“Vay be, maşallah komando gibiyim desenize, bir komadan girip öbür komadan çıkmışım*”. Tüm hayatım boyunca yaptığım en iğrenç espriydi bu. Kendimden benim bile beklemeyeceğim bu iğrenç espri yanı başımdaki hemşirenin bakışlarını değiştirdi, belli ki akıl sağlığımdan şüphelenmişti. Bir bana bir de Hayati Bey’e bakış attı, sonrasında da makineleri kurcalamaya başladı.

“Siz bayıldıktan sonra Duygu Hanım katapleksi yaşamasına rağmen büyük bir başarıyla kendi düğmesine basabilmiş. Aysel hemşire içeri geldiğinde sizi yerde bulunca hemen müşahede altına aldık.”

Duygu beni kurtarmak için hastalığının en büyük engellerinden birini aşmıştı demek. Üstelik böylece hayatımı da kurtarmışken ben burada salak salak espriler yapıyordum. Gördüğü korkunç rüyalardan birine şahit olabilmiştim, ancak yine de onu ve yaşadıklarını anlayamazdım. Ben komadan çıkabilmiştim ama onun hayatı devam eden komalar serisiydi. Asıl komando Duygu’ydu.

“Duygu hanım da siz bayıldıktan sonra kendine gelmekte epey zorlandı.” diye düşüncelerimi gazladı Hayati Bey.

“Şuanda üst katta bir odada yatıyor, rahatlaması için sakinleştirici yapmıştık. Şu anda daha iyi, sizin kendinize geldiğinizi söylediğimizde oldukça mutlu olacaktır sanırım.”

“Şimdi lütfen” itiraz etmemem gerektiğini gösterecek şekilde ellerini göğsünde kavuşturdu “sizi en azından bu gece burada tutmayı düşünüyorum, yarın durumunuza göre belki normal bir odaya alabiliriz.”

Bir an aklımdan tüm o yaşadıklarımı anlatmak geçti. Sonra vazgeçtim, içgüdülerim ta en başından beri bu adama güvenmemi söylüyordu. Bir türlü ısınamadığım doktorumla geçirdiğimiz şu zamanı uzatmak istemiyordum.

“Teşekkürler Doktor.”

“Herhangi bir şeye ihtiyacınız olduğunuzda ne yapacağınızı biliyorsunuz” diyerek yine parmak ucumda duran düğmeyi gösterip “Bu sefer kahramanlık yapmayın” diye ekledi.

Yavaşça hemşireyle birlikte odadan çıkmaya yeltendikleri sırada;

“Biraz su alabilir miyim, diğer doktordan da istemiştim ama hala gelmedi” diye sorduğumda ilk defa yüzünde kontrolünü kaybettiği bir an gördüm.

“Diğer doktor mu?”

“Evet, şu kıvırcık saçlı, gözlüklü doktor”

“Korkarım öyle bir doktor yok bu binada Kaan Bey”

“Ama kendime geldiğimde odadaydı, sanırım göz bebeklerime bakıyordu o da.”

“Hmmm, sanırım ufak bir halüsinasyon yaşamışsınız. Bugünlük sizi burada tutmamız için bir sebep daha” diyerek hemşireye ufak bir işaret daha yaptı. Şaşkınlıkla başladığı cümlesinin sonuna geldiğinde tüm kontrolleri eline almıştı yine. Hemşireyse aynı şaşkınlığı yaşıyordu, bir doktora bir bana bakıp durdu. Onun da anlamadığı bir şeyler oluyordu.

“İyice dinlenin lütfen Kaan Bey”

Böylece doktor ve hemşire yancısı giderek, yaşadığımı doğrulayan ve ne kadar yaşadığımı ölçen makinelerle beni baş başa bıraktılar. Biraz sonra hemşire hanım bir sürahi su ile yanıma uğradı, özel eşyalarımın olduğu bir kutuyu da yanında getirmişti.

Bunun gibi komadan çıkıp tıkılıp kaldığım yoğun bakımlarda ve duştayken aynı şeyi yaparım ben, oturup yaşadıklarımı, hayatımın beni nereye getirdiğini ve nereye götüreceğini düşünürüm. Hiç birine anlam veremiyordum olanların. Öldüm sanıp ölmemiştim, komadayken psişik dünya diye bir yere gidip gelmiştim. Hayal olamayacak kadar yoğun hisler yaşamıştım oradayken. Orada Dr. Duncan İdaho adında bir doktorla tanışmıştım, onun yardımıyla tekrar gerçek dünyaya döndüğümde bayılışımın üzerinden saatler geçmişti. Şimdiyse kendimi aylar sonra bu kadar iyi hissediyordum. Acaba gerçekten durumum nasıldı? Hayati Bey beni hala yoğun bakımda tuttuğuna göre gerçekten bir risk var mıydı? Tam telefonuma uzanıp Duncan Idaho ismini araştıracakken odamın kapısı açıldı ve tekerlekli sandalyeye oturmuş Duygu Aysel hemşire tarafından itilerek odaya giriverdi. “Aysel, geçmişim; Duygu, arızalı geleceğim.” Bu felsefik düşünce bir an aklımdan geçiverdi. Hemen kendimi yatağımda dikleştirdim, Aysel hemşire Duygu’nun sandalyesini yanıma iyice yaklaştırdı. Gözlerinde mutluluk vardı, benim de öyleydi kesin. Az önce düşündüğüm her şeyin anlamsızlığı tek gerçek öğretmen zaman tarafından anında kanıtlanmıştı.

“Nasılsın Kaan?”

İsmim o boğuk sesine ne de güzel yakışıyordu.

“İyiyim, birkaç saat kestirdim işte” diye sırıtarak yanıtladım. Komadan çıkan ben değildim sanki. Hafifçe gülümseyiverdi bana.

Duygu o sırada arkamızda bizim bakışlarımızı pembe diziymişçesine izleyen Aysel hemşireye dönüp, zengin insanların evinde çalışanlara karşı kullandığını tahmin ettiğim bir ses tonuyla “biraz yalnız kalabilir miyiz acaba?” deyiverdi. Aysel hemşire üzerinde de bu ikna edici tonun etkileri hızla görüldü, bir kendine gelme yaşayıp şaşkınlıkla “Tabii” diyerek kapıya yöneldi.

Duygu kapının kapanışına kadar bakışlarıyla hemşireyi takip ederken ben de onu takip ediyordum. Kendine has o yorgun güzelliği yüzündeydi yine. Kıvırcık saçları üzerine yattığı sağ tarafında biraz daha sönüktü, gözlerinin altında hafif morluklar, göz kapaklarının çevresinde çok uyumanın getirdiği şişkinlik ve bembeyaz bir yüz. Bu sağlıksız kız beni bu haliyle etkiliyordu.

Hemşiremiz odadan tam bir uşak gibi yüzü bize dönük şekilde, kapıyı yavaşça kapatarak çıktı.

Duygu uzanıp elimi tuttu. Gülümsüyordu bana. Aklımdan geçenleri duyuyor muydu? Ölüme bu kadar yaklaştığımı gördüğünde o da benim gibi bir aydınlanma yaşayıp, hayatı ne şekilde olursa olsun benimle yaşamaya karar vermiş miydi? O da bana karşı anlamsız bir çekim hissediyor muydu yoksa?

“Kaan, tüm kameraların nereden kontrol edildiğini buldum”, dedi gözlerimin içine bakarak ve elimi sıkarak devam etti “ ve dosyalarımızı nerede bulabileceğimizi de”

Sağlıksız suratındaki sırıtış ona korkutucu bir ifade katmıyor desem yalan söylemiş olurdum.

 

*Devekuşu Kabare-Geceler’den.

Çocuklar büyür

Çocuklar hastalanır.

Çoğu zaman terli terli su içtikleri için. Bazen de toz toprak içinde oynadıkları için, ellerini yıkamayıp, buldukları şeyleri ağızlarına soktukları için.

Oyun arkadaşları hasta olduğu için, ondan kaparlar.

Bazen nedensiz yere, sadece küçük oldukları için hastalanırlar.

Ben de öle hastalanmıştım.

Hastalanınca ateşleri çıkar çocukların. Yanarlar. Terlerler. Başlarına ıslak bez koymak gerekir. Öksürürler, küçük bedenleri sarsılarak, biriken balgamları atamadan. Boğazları yırtılır, durduramazlar. Durdurmak istedikçe daha çok öksürürler.

Ben de öyle öksürüyordum bir gece vakti.

O zamanlar dedemin torunları için yarattığı o küçük dünyamızın, yani oyun oynadığımız bahçenin sokağa bakan kısmını oluşturan tek katlı müstakil evimizdeydik. Basamakları orantısızdı, son basamak boyuma yakındı, zor çıktığımı hatırlıyorum. Evin 3 odası vardı, ben oturma odasında bir çekyatta yatıyordum. Büyüsem de yıllarca hep çekyatta yattım.

Hastaydım.

Öksürükten uyuyamıyordum, annemden korktuğumdan kafamı yastığa koyup öksürüyordum. Annem hasta olunca çok kızardı. Sevdiğinden kızardı, düşüncesizliğimden hasta olduğumdan, şimdiki düşünceliliğimi ona borçluyum sanırsam.

Gecenin bir vaktiydi, herkes uyuyordu. Çocukken karanlıktan da çok korkardım. Hala korkarım, “koruyacak biri olmayınca” ben hep bir tırsağım.

Işık yandı, babam geldi.

Yanıma geldi, ateşime baktı, ateşim çok yoktu.

Öksürüyordum sadece, gıcık tutmuştu işte.

Sobaya biraz daha kömür attı, sobanın ardındaki duvarda ateş harının kızıl lekesi görünüyordu.

Gıcık bu, geldi mi kalıyordu.

O zamanın favori oyuncaklarımı aldık, gazoz kapakları. Yan komşunun küçük oğlu Mıstık’tan öğrenmiştim oynamasını. Hepsinin bir değeri vardı, Fanta’lar mesela en değerlisiydi. Sonra kaygan kapaklı bir kitap bulurdunuz, onu bir güzel pudralayıp daha da kaygan yapardınız, kitap kapağı üzerinde gazoz kapağı kalan diğerini kökerdi, alırdı kapaklarını yani. Mıstık’ın bir Kızılmaske çizgi romanı vardı, onda hiçbir kapak duramazdı.

Benim kaygan kapaklı kitabım yoktu o zaman. Bir defterim vardı, ablam bana yazmayı öğretiyordu. Sakızdan balon yapmayı o öğretmişti, dilimi uzatıp. Balonu içime çekip patlatmayı başkası göstermişti yıllar sonra, hiç yapamadım.

Oyun oynadık babamla, o zamana kadar oynamadığım bir oyundu. Duvarın köşesine atıyorduk kapakları, ikimizin de 3’er hakkı vardı. Köşenin en dibinde kalan kazanacaktı.

Oynadık, hiç kazandım mı hatırlamıyorum, kazanmak için oynamadım. Atışlarımız bitince koşarak ben alıyordum duvarın dibinden kapakları, defalarca koşarak gidip aldım.

Dedeme çekmişim, her işte acelem vardır, koşarım.

Annem bile gelmişti, arada atletimi değiştirmişti.

Oynadık, farkına bile varmadan gıcık öksürüğüm geçivermişti. Saatler mi geçmişti oynarken anlamamıştım, zamanın, saatin benim için bir anlamı yoktu o sıralar.

Öptüler mi beni hatırlamıyorum, hatırlamaya gerek yok ya, hep öper anne babalar çocuklarını. Uyudum.

Bir daha o oyunu oynamayı denedim, ama o günkü tadı vermedi bana, sonra zaten kapakların yerini misketler aldı, gizlice yaktığım kibritler, dedemin getirdiği arabalar.

Büyüdüm…

Anne babasının gözünde büyümeseler de çocuklar büyür.

Babam bir keresinde beni omzuna almıştı.

O zaman sevmiştim uçmayı. Kanatsız olup havada durmayı.

Onu başka zaman anlatırım ama.

GRE-Bölüm 9. Pamuk “Part 2.”

Bu tarafın en komik cümlesini söylemiştim sanırım, acayip bir şekilde gülmeye başladı. Arada “Ne miyim?” deyip tekrar güldüğü bir süre sonra:

“Nerede olduğunu bilmiyor musun Kaan” dedi. Bana doğru bir iki adım attı, sonra geriye doğru bir adım.

Adımı o aklıma uzanan şeylerle öğrenebilmişti, belki de ben onu durduramadan önce çok daha fazlasını öğrenmişti. “Kimsin sen ve neden aklıma girmeye çalışıyorsun?”

Sessizce etrafına bakındı, bir an duraksayıp,

“Ben Dr. Duncan Idaho’yum ve burası da eh, benim Psişik dünya dediğim bir dünya.“

“Psişik dünya?”

“Ah bunu anlatmak biraz karışık Kaan. Nirvana desem aklında bir şeyler canlanır mı? Aslında şöyle yaparsak…”

Yine zihnime uzanan düşüncelerini hissedip engel olmuştum.

“Ah bana bu şekilde engel olursan buranın harika imkânlarından yararlanamayız ama Kaan“ diyerek elini başıma doğru uzattı.

“Korkuyorsun, anlıyorum ve ancak ne yazık ki çok fazla zamanımız da yok. Gördüğün gibi varlığın,” dönüp etrafımda titreşen, soluklaşan ya da parlaklaşan yıldızları göstererek “herkes tarafından hissedildi ve ne yazık ki buraya artık sadece aydınlanmayı arayanlar gelmiyor, kim olduğun çok tehlikeli insanların ilgisini çekecek.”dedi.

İçine düştüğüm durumu anlamak, öldüğümü kabullenmeye hazırken daha da karmaşıklaşıyordu.

“Öncelikle ilk düşüncene yanıt vereyim istersen, hayır, sen henüz ölmedin Kaan”

Yüzünde garip bir hüzün oluştu, eski anılarını hatırlıyor gibiydi.

“Psişik dünyada zaman bildiğin akışından çok farklıdır, burada dakika olarak algıladığın sürede gerçek dünyada çok daha uzun bir zaman geçer. Yani buraya gelmene neden olan durumda bedenin sağlıklı bir şekilde muhafaza edilmezse korkarım kendini burada benim gibi hapsedilmiş, yoo hapis çok ağır bir cümle oldu, buranın kalıcı bir misafiri olarak bulabilirsin diyebiliriz”

“Burası hakkında çok uzun sürece konuşabilirim ama elimden geldiğince anlatmak gerekirse, burası insan evriminin son noktası diyebiliriz. Şuandaki ilkel insanın sadece yoğun duygularıyla ulaşabildiği ya da uzun yıllar zihnini eğiterek gelebildiği, işte şu Tibetli rahip gibi mesela, bir dünya burası. Bak şu adamı görüyor musun Gılgamış Destanı’nı o yazmış.“

Dönüp bana güldü, her halde ağzım açık olarak bakıyordum. Kişiler olarak gösterdikleri sadece uzak yıldızlar gibi görünüyordu. Ne diyordu bu adam, psişik dünya veya Nirvana mı?

“O müzik grubu değil Kaan, o kelimeyi boşver” aklımda ilk beliren ve söylemediğim cümleye yanıt vermişti gülümseyerek, “şöyle söyleyeyim, burası sadece zihnin yaşadığı bir dünya, zihinsel evrimimizi tamamladığımızda var olacağımız ortak noktamız. Ne yazık ki sen de doğuştan sahip olduğumuz potansiyeli yaşadıkça bizlere dayatılan zihinsel kısıtlamalarla kaybetmişsin, buraya hazır olmadan gelmişsin.

Buraya gelişine dair anılarından bir şekilde buraya itildiğini sanıyorum, bazen komada olup buraya gelenler gibi. Ama onlardan çok daha sıkıca reel dünyaya bağlısın. Keşke seni yani potansiyelini inceleyebilseydim”

Anlattıkları kafamı daha da karıştırıyordu, oysa ben sadece tek bir şeyden emin olmak istiyordum. “Yani ölmedim mi?”

“Hahaha, hayır Kaan, ölmedin. Ben öldüm, ama sen şuan için oldukça yaşıyorsun gibi görünüyorsun”

“Yani ölmedim değil mi, geri dönebilirim.”

Cevap vermeden etrafını dinler gibi başını çevirerek sağına soluna doğru adımlar atıyordu. Bir insan nerede olursa olsun korkunun şekli aynıdır.

“Dönebilirsin tabii, eğer vücudun ortadan kaldırılmaya hazırlanmıyorsa. Bu nedenle ve burada yarattığın dalgalanmadan dolayı çok fazla zamanımız yok, yakında ben ve arkadaşlarımın yarattığı bu huzur havuzunun içindeki varlığını hissedebilecekler. Neden bilemiyorum ama psişik varlığın burada çok güçlü hissediliyor.”

“….”

“Sanırım artık nasıl döneceğini, dönebileceğini anlatmalıyım. Ama mutlaka buraya tekrar gelmelisin Kaan, gelişinde kendini ve hislerini daha iyi kontrol etmelisin, en temel düzeyde her şeyle bir olmaya çaba göstermeli, hislerini ve zihninin gittiği yönü kontrol etmelisin çünkü…”

Tekrar duraksadı ve etrafına baktı.

“ah yine buranın sihrine kapıldım ve asıl söylemek istediğimden uzaklaştım. Eğer izin verip zihnini açsaydın bu kadar acele etmemize gerek kalmayacaktı. Yine de seninle tanışmak çok şaşırtıcıydı Kaan. Belki seni rüyalarında bulabilirsem, orada daha uzun süre konuşabiliriz”

“Son zamanlarda pek uyuduğumu söyleyemeyeceğim Doktor, şimdi lütfen nasıl geri dönebilirim”

“Ah, orası oldukça basit. Kendi bedenini hatırla, o tanıdık vücudunun içinde rahat olduğun anlara odaklan, fiziki dünyadaki hislerine. Severek yaptığın bir şeye, fiziksel olarak seni o dünyada var olmaya çeken şeylere. Bu bazen bir manzara olabilir, bazen güzel bir şarkı, erkekler için çoğu zamanda bir kadındır.”

Gözlerimi kapattım ve düşünmeye başladım. İlk aklıma gelen Duygu olmuştu. Yatağında söyledikleri ve benim ona karşı hissetmeye başladıklarım, şimdiyse onun nasıl korkmuş olduğu.

Duygu’yu düşünmeye odaklandıkça zihnimin karıştığını hissetmeye başladım. Gözlerim kapalı olsa da kendimi Duygu’nun çizim yaptığı bir anda gördüm. Elinde çizim yaptığı defteri, karanlığın içinden uzanan eller çiziyordu. Sonra bir anda o eller uzanmaya ve dalgalanmaya başladı. Duygu defteri bırakıp kaçmaya başladığı sırada doktorun sesini duydum.

“Ah Kaan sanırım yanlış yoldan ilerledin, bu genç bayanın rüyasından bir çıkış bulabileceğini sanmıyorum”

Bu uyarı ile gözlerimi açtığımda yine başladığım yerdeydim. Doktor da saydam şekilde uzağımda duruyordu.

“Burada hayal kurmak seni rüya görülen bilinçaltı zihinsel alanlara götürecektir. Daha fiziksel şeyler yaşadığın bir şeyler bulmalısın. Bir şekilde fiziksel olarak seni etkileyen ve…”

Doktor tekrardan kaybolmuştu. Birden nedensiz yere gerildim, içgüdülerim yavaşça buradan topuklamam gerektiğini söylüyordu. Pek iyiye işaret olmayan bu durumla hemen gözlerimi kapatıp aklıma ilk gelen fiziksel şeyi düşündüm.

Türk erkeğinin çocukluğunda yaşadığı o travmatik güne. Biz ağlarken Rasim Süleyman amcanın başımızda durup ellerini çırparak şarkı söyleyişi canlandı gözlerimin önünde

“Yumurtanın sarısı, gitti çükün yarısı”…

(Son kısım Toprak’a gelsin)

GRE – Bölüm 9 Pamuk “Part 1.”

Ölümden sonra nereye gideceğinizi, öteki dünyanın nasıl bir yer olacağını hiç düşündünüz mü? Sevdiklerinizle sonsuza kadar beraber olabildiğinizi ya da tercihinize göre 40 huriyi/nuriyi. Kötü bir insansanız lavlar içinde her gün defalarca yanıp, ellerindeki çatallarla sizi çeviren şeytanları. Ben düşünmemiştim çünkü benim için “şimdiki zaman” hep yeterince sorun yaratıyordu.

Aynı şimdi olduğu gibi.

En son hatırladığım yerin tüm hızıyla yüzüme yaklaşıyor oluşuydu. O darbeyle bayılmış olmalıydım ama görünen o ki bayılmamıştım, ölmüştüm. Çünkü gözlerimi açtığım bu yer insan aklıyla –hele de benimkiyle- yaratılabilecek bir yer değildi, etrafım yıldızlarla aydınlanıyordu. Ben Hubble’ın bize gösterdiği tüm o inanılmaz nebulaların hepsinin ortasındaydım. Burası Cennet ya da Cehennem miydi, yoksa bir şekilde çok, çok uzak bir galaksiye mi ışınlanmıştım bilemedim. Belki de bu Tanrı’nın akıl alamayacak başka bir şaheseri, ikisinin de bekleme odası olan bir sonsuzluktu. Bir an içime bir titreme hissi geldi. Sanırım ölü vücudumdan ruhuma aktarılan son refleksi yaşamıştım, her hayatın sonundaki pamuğu koymuşlardı yani.

Başımı eğip kendime baktığımda vücudumu mavi ışık demetlerinden oluşan uzantılar olarak gördüm. İşte ruh buydu. Demek gerçekten ölmüştüm. Sanki kendimi uzayın ortasında bulmama neden olacak başka bir şey varmış gibi. Kendi kendime sinirlendim, sinirimle beraber ağlamaya başladım, hıçkıra hıçkıra değildi belki ama yavaşça çaresiz damlalar gözlerimden, yanaklarımdan süzülüyordu.

Ben.

Ölmüştüm.

Demek “Buraya” kadardı.

Yazık olmuştu bana! Koskoca Kaan Kahkaha daha yolun yarısında ölüvermişti. Şu kısacık hayatımda anne-baba sevgisini yaşayamamış, sevmiş ama karşılığınca sevilememiş, tam birisinden hoşlanmaya başlamışken bunu bile söyleyemeden bu diyarlara göç edivermiştim. Ölmüştüm işte, uykusuz bedenim sonunda temelli uyku aşamasına kapağı atmıştı. Aman ne güzel! Hayatın bana sundukları hep zamansız aşırılıklar olmuştu zaten.

Artık ölü bir erkek olmanın da verdiği rahatlamayla ağladım. İnsan erkenden ölünce ne çok şeyi yaşayamadığını düşünmeye başlıyordu. Düşündükçe ağladım. Duygu öyle korkmuştu ki şuanda belki günlerce katapleksiden çıkamayacaktı. Ağladım. Daha iyi bir insan olabilecekken olmadım. Ağladım da ağladım. Kendi hayatıma ne kadar geç kalmıştım. Ağladıkça rahatladım. Rahatladıkça içinde bulunduğum bu durumu kabullenmeye başladım. İnsan her duruma alışabilen bir canlıydı, ölünce bile. İçime nedensiz bir huzur doluvermişti, çok uzakta olsalar da yakınımda gibi duran yıldızlar ahenkle titreşiyorlardı. Tanrım, ne güzel bir manzaraydı. Bunu görmek için bile olsa ölmeye değerdi diye düşündüm bir an, kendime şaşırıp gülümsedim. Gözyaşlarımı sildim, görünüşüm enstitüdeki kendimi bildiğim son hale dönmüştü, son kıyafet için kötü bir tercihti ama çok sallamadım. Yeni bulduğum huzur içimde giderek artıyordu. Yapamadıklarımı düşünmenin bir anlamı yoktu ve görünüşe göre tüm yaptıklarımı düşünmek için bolca zamanım vardı. O an bu harika manzaranın neden burada olduğuna dair bir fikir canlandı aklımda. Burada Tanrı’nın bu mucizesinin tam ortasında tüm yaptıklarımı düşünüp nasıl bir insan olduğuma kendim karar verecektim; sonunda da gitmeyi hak ettiğim yer önümde açılacaktı. Burada tek başıma boş boş beklemeyecektim.

Karar verecektim.

Eh, en azından manzaram güzeldi.

Bir süre için daha yaptıklarımı düşünmeyi erteleyip, bulunduğum yere odaklandım. Acaba uçabiliyor muydum? Peki, bir şekilde geri dönüp insanlara musallat olmayı seçebilir miydim? Ya benim gibi buraya yeni gelen kimse yok muydu? Herkesin bekleme noktası farklı mıydı, yoksa birbirimizi göremeyecek kadar uçsuz bucaksız bir yerde miydik?

“Kimse yok mu?” diye bağırdım. “Uzayda ses yayılmaz” bilgisi aklımda çınlarken yıldızların, özellikle de bana yakınmış gibi duranların hafifçe titrediğini gördüm. Sesim duyulmamalıydı ama duyuluyordu, artık ruhsal iletişim dalga boyuna geçmiştim. Seslenişimin ardından yıldızların kimisi eski parlaklığını korurken bazıları matlaşıyor ya da uzaklaşıyor gibiydi. Sanki yıldızların duyguları vardı ve varlığımı hissettiklerinde bu onları şaşırtmıştı. Ben ilkokuldayken de çocuklar annem babam yok diye benden böyle uzak durur, buna ben neden olmuşum, öksüzlüğüm bulaşıcı bir hastalıkmış gibi benden kaçarlardı. Ölümden sonra yıldızlar benden korkmuş ve kaçıyorlardı. Her şey başa mı dönüyordu, Allah’ım neler yaşıyordum böyle?

Burada uzun süre kalırsam aklımı kaçıracağımı düşünmeye başladığım anda “Sen de kimsin?” diyen bir sesi zihnimde hissettim. Sonsuzlukta yalnız olduğumu düşünürken birisi gelip beni kendi beynimde bulmuştu. O anda önümde bu sözlerin sahibi olan tepesi açık poğaça suratında kalın siyah kaşları ve gözleri olan, geniş ağızlı tıfıl bir adam belirdi. Üzerindeki kıyafetlere bakınca 80’li yılların sonuna ait moda anlayışı seçilebiliyordu; iğrenç desenli bir gömlek, eskimiş gibi duran kot pantolon ve beyaz spor ayakkabılar. Bana uzaktan bakıyordu, kaçırdığı gözlerinde merak vardı, ama her an koşarak uzaklaşacak gibi duruyordu.

“Sen de kimsin” dedim, bakışlarından zihnime uzanan bir şeyler hissettim, sanki aklımın içine bakmak istiyor gibiydi, içgüdüsel olarak zihnimi ona kapatmaya çalıştım.

“Nesin sen?”