Çocuklar büyür

Çocuklar hastalanır.

Çoğu zaman terli terli su içtikleri için. Bazen de toz toprak içinde oynadıkları için, ellerini yıkamayıp, buldukları şeyleri ağızlarına soktukları için.

Oyun arkadaşları hasta olduğu için, ondan kaparlar.

Bazen nedensiz yere, sadece küçük oldukları için hastalanırlar.

Ben de öle hastalanmıştım.

Hastalanınca ateşleri çıkar çocukların. Yanarlar. Terlerler. Başlarına ıslak bez koymak gerekir. Öksürürler, küçük bedenleri sarsılarak, biriken balgamları atamadan. Boğazları yırtılır, durduramazlar. Durdurmak istedikçe daha çok öksürürler.

Ben de öyle öksürüyordum bir gece vakti.

O zamanlar dedemin torunları için yarattığı o küçük dünyamızın, yani oyun oynadığımız bahçenin sokağa bakan kısmını oluşturan tek katlı müstakil evimizdeydik. Basamakları orantısızdı, son basamak boyuma yakındı, zor çıktığımı hatırlıyorum. Evin 3 odası vardı, ben oturma odasında bir çekyatta yatıyordum. Büyüsem de yıllarca hep çekyatta yattım.

Hastaydım.

Öksürükten uyuyamıyordum, annemden korktuğumdan kafamı yastığa koyup öksürüyordum. Annem hasta olunca çok kızardı. Sevdiğinden kızardı, düşüncesizliğimden hasta olduğumdan, şimdiki düşünceliliğimi ona borçluyum sanırsam.

Gecenin bir vaktiydi, herkes uyuyordu. Çocukken karanlıktan da çok korkardım. Hala korkarım, “koruyacak biri olmayınca” ben hep bir tırsağım.

Işık yandı, babam geldi.

Yanıma geldi, ateşime baktı, ateşim çok yoktu.

Öksürüyordum sadece, gıcık tutmuştu işte.

Sobaya biraz daha kömür attı, sobanın ardındaki duvarda ateş harının kızıl lekesi görünüyordu.

Gıcık bu, geldi mi kalıyordu.

O zamanın favori oyuncaklarımı aldık, gazoz kapakları. Yan komşunun küçük oğlu Mıstık’tan öğrenmiştim oynamasını. Hepsinin bir değeri vardı, Fanta’lar mesela en değerlisiydi. Sonra kaygan kapaklı bir kitap bulurdunuz, onu bir güzel pudralayıp daha da kaygan yapardınız, kitap kapağı üzerinde gazoz kapağı kalan diğerini kökerdi, alırdı kapaklarını yani. Mıstık’ın bir Kızılmaske çizgi romanı vardı, onda hiçbir kapak duramazdı.

Benim kaygan kapaklı kitabım yoktu o zaman. Bir defterim vardı, ablam bana yazmayı öğretiyordu. Sakızdan balon yapmayı o öğretmişti, dilimi uzatıp. Balonu içime çekip patlatmayı başkası göstermişti yıllar sonra, hiç yapamadım.

Oyun oynadık babamla, o zamana kadar oynamadığım bir oyundu. Duvarın köşesine atıyorduk kapakları, ikimizin de 3’er hakkı vardı. Köşenin en dibinde kalan kazanacaktı.

Oynadık, hiç kazandım mı hatırlamıyorum, kazanmak için oynamadım. Atışlarımız bitince koşarak ben alıyordum duvarın dibinden kapakları, defalarca koşarak gidip aldım.

Dedeme çekmişim, her işte acelem vardır, koşarım.

Annem bile gelmişti, arada atletimi değiştirmişti.

Oynadık, farkına bile varmadan gıcık öksürüğüm geçivermişti. Saatler mi geçmişti oynarken anlamamıştım, zamanın, saatin benim için bir anlamı yoktu o sıralar.

Öptüler mi beni hatırlamıyorum, hatırlamaya gerek yok ya, hep öper anne babalar çocuklarını. Uyudum.

Bir daha o oyunu oynamayı denedim, ama o günkü tadı vermedi bana, sonra zaten kapakların yerini misketler aldı, gizlice yaktığım kibritler, dedemin getirdiği arabalar.

Büyüdüm…

Anne babasının gözünde büyümeseler de çocuklar büyür.

Babam bir keresinde beni omzuna almıştı.

O zaman sevmiştim uçmayı. Kanatsız olup havada durmayı.

Onu başka zaman anlatırım ama.

GRE-Bölüm 9. Pamuk “Part 2.”

Bu tarafın en komik cümlesini söylemiştim sanırım, acayip bir şekilde gülmeye başladı. Arada “Ne miyim?” deyip tekrar güldüğü bir süre sonra:

“Nerede olduğunu bilmiyor musun Kaan” dedi. Bana doğru bir iki adım attı, sonra geriye doğru bir adım.

Adımı o aklıma uzanan şeylerle öğrenebilmişti, belki de ben onu durduramadan önce çok daha fazlasını öğrenmişti. “Kimsin sen ve neden aklıma girmeye çalışıyorsun?”

Sessizce etrafına bakındı, bir an duraksayıp,

“Ben Dr. Duncan Idaho’yum ve burası da eh, benim Psişik dünya dediğim bir dünya.“

“Psişik dünya?”

“Ah bunu anlatmak biraz karışık Kaan. Nirvana desem aklında bir şeyler canlanır mı? Aslında şöyle yaparsak…”

Yine zihnime uzanan düşüncelerini hissedip engel olmuştum.

“Ah bana bu şekilde engel olursan buranın harika imkânlarından yararlanamayız ama Kaan“ diyerek elini başıma doğru uzattı.

“Korkuyorsun, anlıyorum ve ancak ne yazık ki çok fazla zamanımız da yok. Gördüğün gibi varlığın,” dönüp etrafımda titreşen, soluklaşan ya da parlaklaşan yıldızları göstererek “herkes tarafından hissedildi ve ne yazık ki buraya artık sadece aydınlanmayı arayanlar gelmiyor, kim olduğun çok tehlikeli insanların ilgisini çekecek.”

İçine düştüğüm durumu anlamak, öldüğümü kabullenmeye hazırken daha da karmaşıklaşıyordu.

“Öncelikle ilk düşüncene yanıt vereyim istersen, hayır, sen henüz ölmedin Kaan”

Yüzünde garip bir hüzün oluştu, eski anılarını hatırlıyor gibiydi.

“Psişik dünyada zaman bildiğin akışından çok farklıdır, burada dakika olarak algıladığın sürede gerçek dünyada çok daha uzun bir zaman geçer. Yani buraya gelmene neden olan durumda bedenin sağlıklı bir şekilde muhafaza edilmezse korkarım kendini burada benim gibi hapsedilmiş, yoo hapis çok ağır bir cümle oldu, buranın kalıcı bir misafiri olarak bulabilirsin diyebiliriz”

“Burası hakkında çok uzun sürece konuşabilirim ama elimden geldiğince anlatmak gerekirse, burası insan evriminin son noktası diyebiliriz. Şuandaki ilkel insanın sadece yoğun duygularıyla ulaşabildiği ya da uzun yıllar zihnini eğiterek gelebildiği, işte şu Tibetli rahip gibi mesela, bir dünya burası. Bak şu adamı görüyor musun Gılgamış Destanı’nı o yazmış.“

Dönüp bana güldü, her halde ağzım açık olarak bakıyordum. Kişiler olarak gösterdikleri sadece uzak yıldızlar gibi görünüyordu. Ne diyordu bu adam, psişik dünya veya Nirvana mı?

“O müzik grubu değil Kaan, o kelimeyi boşver” aklımda ilk beliren ve söylemediğim cümleye yanıt vermişti gülümseyerek, “şöyle söyleyeyim, burası sadece zihnin yaşadığı bir dünya, zihinsel evrimimizi tamamladığımızda var olacağımız ortak noktamız. Ne yazık ki sen de doğuştan sahip olduğumuz potansiyeli yaşadıkça bizlere dayatılan zihinsel kısıtlamalarla kaybetmişsin, buraya hazır olmadan gelmişsin.

Buraya gelişine dair anılarından bir şekilde buraya itildiğini sanıyorum, bazen komada olup buraya gelenler gibi. Ama onlardan çok daha sıkıca reel dünyaya bağlısın. Keşke seni yani potansiyelini inceleyebilseydim”

Anlattıkları kafamı daha da karıştırıyordu, oysa ben sadece tek bir şeyden emin olmak istiyordum. “Yani ölmedim mi?”

“Hahaha, hayır Kaan, ölmedin. Ben öldüm, ama sen şuan için oldukça yaşıyorsun gibi görünüyorsun”

“Yani ölmedim değil mi, geri dönebilirim.”

Cevap vermeden etrafını dinler gibi başını çevirerek sağına soluna doğru adımlar atıyordu. Bir insan nerede olursa olsun korkunun şekli aynıdır.

“Dönebilirsin tabii, eğer vücudun ortadan kaldırılmaya hazırlanmıyorsa. Bu nedenle ve burada yarattığın dalgalanmadan dolayı çok fazla zamanımız yok, yakında ben ve arkadaşlarımın yarattığı bu huzur havuzunun içindeki varlığını hissedebilecekler. Neden bilemiyorum ama psişik varlığın burada çok güçlü hissediliyor.”

“….”

“Sanırım artık nasıl döneceğini, dönebileceğini anlatmalıyım. Ama mutlaka buraya tekrar gelmelisin Kaan, gelişinde kendini ve hislerini daha iyi kontrol etmelisin, en temel düzeyde her şeyle bir olmaya çaba göstermeli, hislerini ve zihninin gittiği yönü kontrol etmelisin çünkü…”

Tekrar duraksadı ve etrafına baktı.

“ah yine buranın sihrine kapıldım ve asıl söylemek istediğimden uzaklaştım. Eğer izin verip zihnini açsaydın bu kadar acele etmemize gerek kalmayacaktı. Yine de seninle tanışmak çok şaşırtıcıydı Kaan. Belki seni rüyalarında bulabilirsem, orada daha uzun süre konuşabiliriz”

“Son zamanlarda pek uyuduğumu söyleyemeyeceğim Doktor, şimdi lütfen nasıl geri dönebilirim”

“Ah, orası oldukça basit. Kendi bedenini hatırla, o tanıdık vücudunun içinde rahat olduğun anlara odaklan, fiziki dünyadaki hislerine. Severek yaptığın bir şeye, fiziksel olarak seni o dünyada var olmaya çeken şeylere. Bu bazen bir manzara olabilir, bazen güzel bir şarkı, erkekler için çoğu zamanda bir kadındır.”

Gözlerimi kapattım ve düşünmeye başladım. İlk aklıma gelen Duygu olmuştu. Yatağında söyledikleri ve benim ona karşı hissetmeye başladıklarım, şimdiyse onun nasıl korkmuş olduğu.

Duygu’yu düşünmeye odaklandıkça zihnimin karıştığını hissetmeye başladım. Gözlerim kapalı olsa da kendimi Duygu’nun çizim yaptığı bir anda gördüm. Elinde çizim yaptığı defteri, karanlığın içinden uzanan eller çiziyordu. Sonra bir anda o eller uzanmaya ve dalgalanmaya başladı. Duygu defteri bırakıp kaçmaya başladığı sırada doktorun sesini duydum.

“Ah Kaan sanırım yanlış yoldan ilerledin, bu genç bayanın rüyasından bir çıkış bulabileceğini sanmıyorum”

Bu uyarı ile gözlerimi açtığımda yine başladığım yerdeydim. Doktor da saydam şekilde uzağımda duruyordu.

“Burada hayal kurmak seni rüya görülen bilinçaltı zihinsel alanlara götürecektir. Daha fiziksel şeyler yaşadığın bir şeyler bulmalısın. Bir şekilde fiziksel olarak seni etkileyen ve…”

Doktor tekrardan kaybolmuştu. Birden nedensiz yere gerildim, içgüdülerim yavaşça buradan topuklamam gerektiğini söylüyordu. Pek iyiye işaret olmayan bu durumla hemen gözlerimi kapatıp aklıma ilk gelen fiziksel şeyi düşündüm.

Türk erkeğinin çocukluğunda yaşadığı o travmatik güne. Biz ağlarken Rasim Süleyman amcanın başımızda durup ellerini çırparak şarkı söyleyişi canlandı gözlerimin önünde

“Yumurtanın sarısı, gitti çükün yarısı”…

(Son kısım Toprak’a gelsin)

GRE – Bölüm 9 Pamuk “Part 1.”

Ölümden sonra nereye gideceğinizi, öteki dünyanın nasıl bir yer olacağını hiç düşündünüz mü? Sevdiklerinizle sonsuza kadar beraber olabildiğinizi ya da tercihinize göre 40 huriyi/nuriyi. Kötü bir insansanız lavlar içinde her gün defalarca yanıp, ellerindeki çatallarla sizi çeviren şeytanları. Ben düşünmemiştim çünkü benim için “şimdiki zaman” hep yeterince sorun yaratıyordu.

Aynı şimdi olduğu gibi.

En son hatırladığım yerin tüm hızıyla yüzüme yaklaşıyor oluşuydu. O darbeyle bayılmış olmalıydım ama görünen o ki bayılmamıştım, ölmüştüm. Çünkü gözlerimi açtığım bu yer insan aklıyla –hele de benimkiyle- yaratılabilecek bir yer değildi, etrafım yıldızlarla aydınlanıyordu. Ben Hubble’ın bize gösterdiği tüm o inanılmaz nebulaların hepsinin ortasındaydım. Burası Cennet ya da Cehennem miydi, yoksa bir şekilde çok, çok uzak bir galaksiye mi ışınlanmıştım bilemedim. Belki de bu Tanrı’nın akıl alamayacak başka bir şaheseri, ikisinin de bekleme odası olan bir sonsuzluktu. Bir an içime bir titreme hissi geldi. Sanırım ölü vücudumdan ruhuma aktarılan son refleksi yaşamıştım, her hayatın sonundaki pamuğu koymuşlardı yani.

Başımı eğip kendime baktığımda vücudumu mavi ışık demetlerinden oluşan uzantılar olarak gördüm. İşte ruh buydu. Demek gerçekten ölmüştüm. Sanki kendimi uzayın ortasında bulmama neden olacak başka bir şey varmış gibi. Kendi kendime sinirlendim, sinirimle beraber ağlamaya başladım, hıçkıra hıçkıra değildi belki ama yavaşça çaresiz damlalar gözlerimden, yanaklarımdan süzülüyordu.

Ben.

Ölmüştüm.

Demek “Buraya” kadardı.

Yazık olmuştu bana! Koskoca Kaan Kahkaha daha yolun yarısında ölüvermişti. Şu kısacık hayatımda anne-baba sevgisini yaşayamamış, sevmiş ama karşılığınca sevilememiş, tam birisinden hoşlanmaya başlamışken bunu bile söyleyemeden bu diyarlara göç edivermiştim. Ölmüştüm işte, uykusuz bedenim sonunda temelli uyku aşamasına kapağı atmıştı. Aman ne güzel! Hayatın bana sundukları hep zamansız aşırılıklar olmuştu zaten.

Artık ölü bir erkek olmanın da verdiği rahatlamayla ağladım. İnsan erkenden ölünce ne çok şeyi yaşayamadığını düşünmeye başlıyordu. Düşündükçe ağladım. Duygu öyle korkmuştu ki şuanda belki günlerce katapleksiden çıkamayacaktı. Ağladım. Daha iyi bir insan olabilecekken olmadım. Ağladım da ağladım. Kendi hayatıma ne kadar geç kalmıştım. Ağladıkça rahatladım. Rahatladıkça içinde bulunduğum bu durumu kabullenmeye başladım. İnsan her duruma alışabilen bir canlıydı, ölünce bile. İçime nedensiz bir huzur doluvermişti, çok uzakta olsalar da yakınımda gibi duran yıldızlar ahenkle titreşiyorlardı. Tanrım, ne güzel bir manzaraydı. Bunu görmek için bile olsa ölmeye değerdi diye düşündüm bir an, kendime şaşırıp gülümsedim. Gözyaşlarımı sildim, görünüşüm enstitüdeki kendimi bildiğim son hale dönmüştü, son kıyafet için kötü bir tercihti ama çok sallamadım. Yeni bulduğum huzur içimde giderek artıyordu. Yapamadıklarımı düşünmenin bir anlamı yoktu ve görünüşe göre tüm yaptıklarımı düşünmek için bolca zamanım vardı. O an bu harika manzaranın neden burada olduğuna dair bir fikir canlandı aklımda. Burada Tanrı’nın bu mucizesinin tam ortasında tüm yaptıklarımı düşünüp nasıl bir insan olduğuma kendim karar verecektim; sonunda da gitmeyi hak ettiğim yer önümde açılacaktı. Burada tek başıma boş boş beklemeyecektim.

Karar verecektim.

Eh, en azından manzaram güzeldi.

Bir süre için daha yaptıklarımı düşünmeyi erteleyip, bulunduğum yere odaklandım. Acaba uçabiliyor muydum? Peki, bir şekilde geri dönüp insanlara musallat olmayı seçebilir miydim? Ya benim gibi buraya yeni gelen kimse yok muydu? Herkesin bekleme noktası farklı mıydı, yoksa birbirimizi göremeyecek kadar uçsuz bucaksız bir yerde miydik?

“Kimse yok mu?” diye bağırdım. “Uzayda ses yayılmaz” bilgisi aklımda çınlarken yıldızların, özellikle de bana yakınmış gibi duranların hafifçe titrediğini gördüm. Sesim duyulmamalıydı ama duyuluyordu, artık ruhsal iletişim dalga boyuna geçmiştim. Seslenişimin ardından yıldızların kimisi eski parlaklığını korurken bazıları matlaşıyor ya da uzaklaşıyor gibiydi. Sanki yıldızların duyguları vardı ve varlığımı hissettiklerinde bu onları şaşırtmıştı. Ben ilkokuldayken de çocuklar annem babam yok diye benden böyle uzak durur, buna ben neden olmuşum, öksüzlüğüm bulaşıcı bir hastalıkmış gibi benden kaçarlardı. Ölümden sonra yıldızlar benden korkmuş ve kaçıyorlardı. Her şey başa mı dönüyordu, Allah’ım neler yaşıyordum böyle?

Burada uzun süre kalırsam aklımı kaçıracağımı düşünmeye başladığım anda “Sen de kimsin?” diyen bir sesi zihnimde hissettim. Sonsuzlukta yalnız olduğumu düşünürken birisi gelip beni kendi beynimde bulmuştu. O anda önümde bu sözlerin sahibi olan tepesi açık poğaça suratında kalın siyah kaşları ve gözleri olan, geniş ağızlı tıfıl bir adam belirdi. Üzerindeki kıyafetlere bakınca 80’li yılların sonuna ait moda anlayışı seçilebiliyordu; iğrenç desenli bir gömlek, eskimiş gibi duran kot pantolon ve beyaz spor ayakkabılar. Bana uzaktan bakıyordu, kaçırdığı gözlerinde merak vardı, ama her an koşarak uzaklaşacak gibi duruyordu.

“Sen de kimsin” dedim, bakışlarından zihnime uzanan bir şeyler hissettim, sanki aklımın içine bakmak istiyor gibiydi, içgüdüsel olarak zihnimi ona kapatmaya çalıştım.

“Nesin sen?”

Neler öğrendik neler?

Bu aralar bissürü şey öğrendik kendimiz hakkında;
Mesela tek ihtiyacımız olan doğru yöne doğru hafif bir itişmiş?
Bu programda zaman bulmak çok zormuş, her istediğini yapamıyormuşsun, buna zamanın yetmiyormuş.
Arkadaşlarına zaman ayırmak psikolojine iyi geliyormuş.
Burnunu aynı yerden kırınca bu sefer o kadar uğraştırmıyormuş.
Güzel müzik ve kitaplar konusundaki arayışına devam etmen gerekiyormuş.
Daha bir hikayeyi bitirmeden diğerine geçersen kafan çok karışıyormuş :)

GRE – Bölüm 8. Toplu sünnet

Bekliyorduk da, normalde olduğundan uzun süre öyle kalınca gerçekten çok korkmuştum. Tüm tesellilerimize rağmen kendine gelmiyor, gelir gibi olsa da tekrar bayılıyordu. İnsan aklındaki düşüncelerden kaçamıyordu sonuçta.

Bir insan düşünün, çok mutlu olduğunda da çok korktuğunda da tamamen kontrolünü kaybediyor. Hareket edemiyor, sesini çıkaramıyor. Kendini bildiğinden beri bu böyle. Bir insanın hayatının başından beri tüm yoğun duygulardan korunmaya çalışması onu eksik yapmaz mı? En güzel duygulardan bile korkmasına yol açmaz mı? Nasıl bir çocukluk geçirdiğini, ailesinin neler hissettiğini anlayabilir miyiz? Hangi sözler, teselliler onu bu durumdan kurtarabilirdi ki?

Kimse bu kadar çaresiz olmamalı.

İşte o sırada benim için Duygu’dan önemli bir şey kalmamıştı. Bugün olacak işlemden onun için bir çözüm çıkacaksa, ben onun için bir çözüm sağlayacaksam tüm beyin omurilik sıvımı alabilir, yerine şebeke suyu koyabilirlerdi.

Operasyon odasına giderken Duygu’yu taşımak için sedye çağırdı Hayal Hanım. Sedyeyle beraber Duygu’yu kaldırmak için olsa gerek Ercan dallaması da geldi. Ona bu fırsat vermeden Duygu’yu kaldırıp sedyeye yatırdım, nasılsa daha önce de buna yakın bir tecrübe yaşamıştık, sedyeye koyduktan sonra elini tuttum, beraber operasyon odasına geçtik. Duygu sedyesinde baygınken korkacak bir şey olmadığını göstermek için “önce benden alalım” dedim. Yatağımda sırtım dönük şekilde yatarken Hayal hanım işleme başladı. Korksam da, canım acısa da -ki acıdı- belli etmedim. Bir yandan Duygu’ya lise anılarımı anlatmaya çalıştım ama o acıyla istediğim kadar komik anlatamadım.

Benim işlemim sonunda Hayal Hanım çok ilginç bir enjektörle neredeyse aldığı kadar başka bir beyaz sıvıyı aktardı. Biraz baş dönmesi dışında-ki o da beklenen bir şeymiş- sorun yaşamamıştım. Bir süre daha öyle yatmamın iyi olacağını söyledikten sonra Hayal hanım yan çevirdikleri Duygu’ya önce lokal anestezi yaptı. Yaptıklarını sesli şekilde anlatıp korkacak bir şey yapmadığını anlatıyordu. Birbirimize dönüktük, Duygu’nun korkuyla donmuş gözleri ile gözlerim kenetlenmiş, bakışıyorduk.

Elimden bir şey gelmiyordu, Hayal Hanım anlattıkça söylediklerine komik yorumlar ekliyordum. “Duygucum şimdi lokal anestezinin iğnesini hissedeceksin” dediğinde “İnanma Duygu, bana da sünnetimde böyle demişlerdi” diye atlayışım en parlak girişlerimden değildi, hatta Hayal hanımdan bile “Napıyorsun” diyen bakışlar gelmişti. Olsun, konuyu bağlamıştım, inat edip tüm işlem sırasında yetimhanedeki toplu sünnet töreninden kaçışımı, yakalanışımı, tekrar kaçışımı ve sonunda sünnetçinin gözünü morartmamla sonlanan sünnetimi anlattım. Tüm olay sırasında seslendirme işine de girmiş Rasim Süleyman Amca’yı en kalın sesimle, kendimi de çocuk sesiyle seslendirmiştim.
İşlemin sonlarına doğru Duygu kendine gelmiş, hareket etmeden beni dinlemeye devam etmişti. Uyandığını görünce pozisyonum el verdiğince abartılı şekilde anlatmaya devam ettim. Arada gülümseyişleriyle beni dinlediğini belli etmişti. Benimkinden daha kısa süre sonra Duygu’nun işlemi de bitiverdi.
“Hayal Hanım bu omurilik sıvılarımızı değiştirsek Duygu’yla ne olurdu, azıcık uyuyabilir miydim ben?” diye şakacılığıma devam ederek sordum sonunda Duygu’ya göz kırparak. Hala bir kedi yavrusu gibi yatıyordu.
“Üzgünüm Kaan Bey, uyku hali devredilemez, kişisel kullanıma özgüdür” diye yanıtladı gülümseyerek.
Örnekler hazırlanıp hemşireye teslim edildikten sonra “Şimdi siz 2 saat kadar burada dinlenin, sonrasında arkadaşlarımız sizi binanıza götürecekler. Bugünlük çok hareket etmeden odanızda dinlenin ve bol bol sıvı tüketin. Baş ağrınız olursa hemşirelerden ağrı kesici isteyebilirsiniz, onların bilgisi olacak zaten. “deyip bana döndü:
“Kaan Bey bu süre içinde kaşıntı, kanama ya da en önemsiz ve alakasız olduğunu düşündüğünüz bir durumda dahi lütfen şu düğmeye basarak Aysel hemşireyi çağırın”
Aysel hemşire. Başka hiçbir neden olmadan, bir insandan sadece isminden dolayı hoşlanmadığınız oldu mu? Benim oldu.
Her şey bitti, Hayal hanım gitti, biz öyle omuriliği delinmiş çaresizler, geçen bu büyük sorunun verdiği rahatlamayla baş başa kaldık. Ne kadar geçti bilmiyorum, zamana isim koyabilecek halde değildim, geçip gidiyordu işte. Duygu uyku ile uyanıklığın sınırında gibiydi, ben alışık olduğumdan çok farklı yepyeni bir baş ağrısının. Birisi kafama önce raptiyeler, sonra da çiviler çakmaya başlamıştı sanki. Sonra durup işine bakıyor, memnuniyetle başını sallayıp yeni bir çivi alıp sıradaki hedefine geçiyordu. Duygu kısa süre sonra uyuyakalmıştı, ben ona baktım. İnsan hoşlandığı – olasılıksız görünse de- biriyle karşılıklı kalınca neler düşünürse onları düşündüm; olacaklar ve bir çivi, olabilecekler ve bir çivi daha ve olmayacaklarla çiviler.
Tahmin edemediğim bir süre sonra gözlerini açtı. Konuşmadı. Orada iki bozuk insan olarak bakışıyorduk.
“Teşekkürler Kaan” dedi Duygu bir süre sonra, sesinde uykunun ve yorgunluğun tonları vardı.
“Ne oldu ki ?” diye gülümsemeye çalıştım karşısında, başıma artık alıştığımdan farklı bir ağrı saplandı, sanki şimdi birisi çivileri çıkarıp oradan soktukları bir pipetle beynimi hüpürdetmeye başlamıştı.
“Biliyorsun işte” dedi, yine aynı yorgunlukla.
“Düşünme böyle Duygu” dedim, ağrının yanında sesimde biraz gariplik varmış gibi gelmişti. Sanki çok uzaklardan duyuyordum kendi sesimi, beynimde eko yapacak kadar boş yer bile vardı.
“Olsun, yine de teşekkürler” diye uzaklardan yanıtladı Duygu beni.
Öyle bakıştık sonra. Ben baş ağrımın değişik formlarına maruz kalırken, Duygu gözlerini kapadı. Ben o fırsatla migrende işe yarardı diye kafamı sıkmaya çalıştım. Anormal bir şeyler olduğunda hemşireye söylemem gerekti ama Duygu’yu böyle bırakmak ve Aysel ismindeki hemşireyle karşılaşmak istemiyordum. Ben zaten aylardır uyumamaya, devam eden baş ağrılarına alışmıştım. Şimdi de tek ihtiyacım olan biraz zaman ve başımı sıkmak gibi birkaç eski taktiği uygulamaktı.
Duygu “Biliyor musun bu benim son şansım” dediğinde tamamen bu işe konsantre olmuştum. Şaşkınca Duygu’ya baktığımda gözlerinin hala kapalı olduğunu gördüm.
“Aslında buradan önce pes etmiştim… Yani bilirsin işte… Uyuyarak geçecek bir ömürden ne anlarsın ki… Sonra burası çıkınca… O reklamlar… Annem ve babam bir an bile beklemediler… Ben de… Yani istemesem de… umutlandım.”
Kapalı gözlerinden bir damla yastığına doğru aktı.
“Şimdi, yani bu sefer… sonuncu olacak, başka hiçbir şey…”
Ben dalgın dalgın bakmaya devam ettim. Gözlerini açmadı, sonra tekrardan uyuyormuş gibi nefesi yavaşladı. Bu baş ağrısı içinde söylediklerinden çıkardığım anlamın doğruluğundan emin olamamıştım. Duygu, ben ve baş ağrım bir süre daha öylece durduk. Migren taktikleri de bir işe yaramıyor, zihnim gittikçe bulanıyordu. Hemşireyi çağırmam için geç bile kalmıştım ama bir yandan Duygu’yu da korkutmak istemiyordum.
“Çok susadım ben” dedim, düğmeye bastım, Duygu’ya fark ettirmeden bir şeyler olduğunu Aysel hemşireye söylesem iyi olurdu. Biraz bekledik. Tuşa basıyordum, basılı tutuyordum ama gelmiyordu Aysel hemşire. Arada yine çok susadığımı söylüyordum, söylemek istiyordum ama Aysel’ler bana hep sorun çıkarıyordu. Tuşa basıp basıp çekiyordum, Aysel basıp gidiyordu, beni çekilmez buluyordu ve gelmiyordu. Aysel. Çek. Git. Gel.
Duygu bir şeyler söylemeye başladı, ama yanıt vereceğim bir şey miydi bilemedim. Ağrı artarken duyularım ve Dünya uzaklaşıyordu.
Söyleyebildim mi bilemiyorum ama aklımdan “Dur ben bir koşu alıp geleyim” demeyi geçirdim ve odadan çıkmak üzere ayaklandım. İlk iki adımımda yeri başarıyla buldum, üçüncü adımım ise şanssız bir şekilde yeri ıskaladı. Baktım, yer altımdan ufak ufak uzaklaşıyor, vücudum bu hatayı önlemek amacıyla ileri atıldı, yer ayağımın altından kaçarken üzerine atladım. Tutamadım.
Koskoca Dünyayı ıskaladım.