GRE – Bölüm 11.Samimi duygular

“Senin odan bizim işlemimizin yapıldığı zemin katın karşı koridoru…”

“…girerken şifre giriliyor ama çıkarken sadece bir düğmeye basman yetiyor”

“…gece saat 3 gibi odadan çıkıyoruz, ben zaten normal hastaların olduğu bir kısımdayım…”

“Kameraların kontrol edildiği oda zemin katta, bizim işlemi yaptıkları koridorun sonundaki soldaki oda.”

“Oranın karşısı hemşire odasıymış, o yüzden çok sessiz olmamız lazım ben..”

“Kamera odasında duran kimse….”

O anlattı, ben dinledim, elim alev aldı. Duygu her şeyi düşünmüştü. Benim sağlık durumum dışında her şeyi. Onu da ben düşünmüyordum elimi tuttuğu sırada.

“Eee, ne düşünüyorsun?”

Uzun süredir elimi tuttuğunu düşünüyordum, ne düşüneceğim. İster istemez gözlerim elimi tutuşuna gidince o da farkına vardı. Elimi tutmasının nedeni büyük olasılıkla bizim bu gizli ajanlık durumumuza karşı hissettiği heyecandı. Yine de katapleksi yaşamamış olması büyük bir başarıydı.

“Planın güzel, tek bir problem dışında ?”

“Neymiş problem?” dediği sırada bakışları değişip, elini çekivermişti. Yine bu uzun günün sabahına dönüvermiştik sanki.

“Ben buraya parmaklarımdan bağlıyım. Bu aleti çıkardım diye elektroşokla girdiler odaya” diye başlayıp ziyaretinin öncesinde yaşadıklarımı anlattım.

“Peki, o zaman ne yapacağız? Hazır bu binadayken bu işi halletmek için daha çok şansımız var, C bloğa geçtiğimizde oradan fark edilmeden buraya gelmemiz bile başlı başına bir iş olur”

“Bugün için en azından buradan ayrılmam mümkün değil gibi Duygu, belki yarın…”

“İşte o yüzden bugün yapmalıyız ya, kimse bizden şüphelenemez”

Karşımda bana hayallerinden bahsederken gördüğüm Duygu vardı, yine gözleri parlıyordu. Şimdi tekrar aynı heyecana dönmüş, olan biteni öğrenme isteğinde bir şekilde artış olmuştu. Benimse sanki tüm merakım o garip koma halinden sonra kaybolup gitmişti. Bir an yaşadıklarımı Duygu’ya anlatmak istedim. Sonra aynı anda vazgeçtim, anlattıklarımdan sonra beni deli sanabilir, zaten sabahtan zarar gören benle ilgili düşüncelerini daha da kötüleştirebilirdi.

Benim aklımdan bunlar geçerken Duygu heyecanla “Sen ilk geldiğinde de bu binada kalıyordun değil mi?” diye sordu.

“Evet”

“Daha önceden tanıdığın kimse yok mudur burada?”

“Birkaç kişi vardı ama hala buradalar mı bi…..”

“Şöyle samimi olduğun birisi?”

Samimi deyince aklıma tek bir kişi gelebilirdi tabii ki.

“Saim diye bir genç vardı, işin komik tarafı…”

“Süper, onu çağırsak senin yerine?” diye yine cümlemin orta yerine dalıverdi.

“Saim’i mi?” yüzümde kocaman bir soru işareti ifadesi, aklımda tek bir fikir oluştu: İmkânsız.

“Hıhı”

“Ya Saim biraz değişik bir çocuktu. İlgi alanlarımız falan benzer gibiydi ama biraz tırsak bir tip, bence imkanı yok”

“Nasıl biriydi, tarif etsene biraz”

“Ya Duygu kabul etmez…”

“Sen tarif et yine de”

“Ona güvenebileceğimizi nereden bileceğiz ki? Ya tırsıp bizi ele verirse, yakalanırsa? Başımızı daha büyük bir derde sokmayalım?”

“Bunu bugün yapmak için başka çaremiz yok. Ben gidip onunla konuşurum, eğer dediğin gibi bunu yapamayacağını düşünürsem zaten hiç bir şeyden bahsetmem. Eğer olacağına inanırsam da çok ayrıntıya girmeden hasta olduğunu söyleyip seni ziyarete gönderirim, sende onunla konuşup planımızı anlatırsın. Zaten yapacağı tek şey senin yerine burada kalmak olacak”

“Sence biraz hızlı gitmiyor muyuz? Daha burası hakkında senin duydukların dışında kötü bir şey bulamadık bile”

“Ben birkaç kişiye de burayı araştırmasını söyledim” diye yeni bombasını patlattı Duygu.

“Kime?”

“Aile dostumuz bir gazeteciye”

“Kimmiş o?”

“Daha çok siyaset haberleri yazar, sen tanımazsın”

“Yaa!”

“Tuna Taşkın’ı tanıyor musun?”

“Yok”

“Tamam işte, tanımazsın dedim, fırsat bulursa araştıracak o da”

Ben daha neden bu kadar hızlıca bu konuya atladığımızı soramadan kapım tıklandı ve Aysel hemşire beklemeden içeriye başını uzattı.

“Artık gidelim mi Duygu hanım?”

“Daha geleli kaç dakika oldu ki Aysel Hanım”

“Yoğun bakımdaki birini ziyaret ettiğinizi düşünürsek çok bile oldu” diye cevabı yapıştırdı Aysel hemşire. Aralarında belli belirsiz bir takışma vardı, belki Duygu’nun odaya ilk gelişindeki ses tonuna takılmıştı.

“1 dakika daha yalnız kalabilir miyiz Aysel Hanım” diye araya girdim, sesimin olabildiğince sorun çıkarmadan bu dakikaya ihtiyacım varmış gibi çıkmasına çalışarak. Sesimin tonunun başka ses tonlarına benzediğini Aysel hemşire hafif bir sırıtışla bana ve Duygu’ya bakarak “Son 1 dakikanız” diyerek kapıyı kapadığında fark edebilmiştim.

“Nasıl biri şu Saim?” dedi kızgınca.

Artık tartışmaya zamanımız kalmamıştı. Hemen hızlıca Saim’i tarif ettim; kalın mercekli camlar, zayıf ve alerjik bünye, dağınık saçlar. Eminim bulması kolay olacaktı, bize yardımcı olma konusunda ikna etmek ise tersine çok zor olacaktı. Sonrasında en önemli soruya geldim.

“Onu ikna edemezsen ne yapacağız?”

Bu sırada Aysel hemşire bu sefer kapıyı dahi çalmadan içeri girdi. Gülümseyerek “Gitme zamanııııııı” diye zorlama bir sevimlilikle Duygu’nun tekerlekli sandalyesinin arkasına geçiverdi. Oysa ben daha cevabımı alamamıştım.

“Yüzmeye devam edeceğiz” dedi Duygu kapıdan çıkarken. Duygu Kayıp Balık Nemo’da alıntı yapınca ona nasıl tepki vereceğimi bilemedim, benim boş bakışlarımın eşliğinde kapıdan çıkıp gittiler.

Duygu çıktıktan sonra odamda Saim’in gelmemesi halinde yapabileceklerimi düşündüm. Akşam yemek saatinde gelen hemşireye beni bazı makinelerden kurtarabilir miyiz diye sorsam da olumlu bir yanıt alamadım. Eğer Duygu Saim’in planımıza katılabileceğini düşünmezse bu gece kendimize organize ettiğimiz ajancılık oyunu iptal olacaktı. O zaman da yapacaklarımızı tekrardan düşünmemiz gerekecekti. Telefonumdan Duygu’ya ne durumda olduğumuzu soran bir mesaj atıp burası ile ilgili biraz araştırma yapmaya çalıştım. Hayati Kahraman’ın kendi web sitesinde ve Güzel Rüyalar Ensitüsü’nün sitesindeki özgeçmişinden bir şey çıkmamıştı, bekleneceği gibi. Sonrasında hakkındaki yorumları araştırdım, internette adamın hakkında tek kötü söz yoktu. Çok fazla sosyetik ortamlarda bulunmayan, işinin ehli bir doktor olarak sadece saygı duyulması normaldi belki ama internet gibi serbest bir ortamda bile tek kötü sözün olmaması biraz garipti. Beraberinde çalıştığı kişileri de araştırmayı düşündüm sonra, belki kendini çok iyi izole etmişti ancak yanındakiler bir şeylere bulaşmış olabilirdi. Şu ana kadar bildiğim isimlerden en nefret ettiğim çalışan ödülünü kazanan Ercan Dambılcan’ı araştıracağım sırada kapım çalındı.

“Kaan Bey uyumuyordunuz değil mi?”

Kapının eşiğinde duran Aysel hemşire olduğuna göre bu cümlesiyle benimle dalga geçtiği kesindi.

“Arkadaşınız Saim Bey çok ısrar etti sizi görmek için” dedikten sonra kenara çekildi ve arkasında oldukça üzgün görünen bir bakışla Saim belirdi. Çekingen bir hali vardı, hiç de ısrar etmiş gibi durmuyordu. Acaba hangi psikolojik probleminden kaynaklı acayip problemleri devam ediyordu yine. Aysel hemşire Saim içeri hareket etmeyince, nazikçe elini içeri uzattı:

“ Saim Bey lütfen çekinmeyin, Kaan Bey şimdi çok daha iyi”

Sanki yoğun bakımda olan ben değildim. Adam bildiğin rol çalıyordu. Tipik Saim hareketleri.

“Gelsene Saimcim” diye davet ettim duygusal vampiri odama.

Yavaş hareketlerle, sanki ölüm döşeğindeymişim gibi odaya girdi, yatağımın karşısına yerleştirilmiş sandalyeye bir bakış atıp yanıma yaklaştı:

Şaşkın şaşkın “Geçmiş olsun Kaan Abi” deyiverdi. Aysel hemşire uzaktan yapmacık bir gülüşle “5 dakikadan fazla kalmayın Saim bey” diyerek bizi yalnız bıraktı.

Saim uzaktaki sandalyeye oturmak yerine yatağın yanında oturdu, yüzünde bir gülücük aydınlandı.

“Kaan Abi ben aşık oldum”

Not: Çok yavaş ilerliyorum biliyorum, şu zamana kadar çok yoğundum. Ayrıca hep bir bölüm önceden gitmeye çalışıyorum.

Ve bu arada okuyan kim varsa hala, arada bir yorumlarınızı yazmayı unutmayın…

Elastic heart

Çok mu popüler oldu. Peh, umrumda değil ki  7.^)

Şu klip bu ülkede çekilseydi ülkede yaşanacak tartışmaları bir düşünsenize… Nasılda boş şeylerin içinde gömülüp kalmışız yahu… Siz de sıkılmadınız mı herşeyden… Siz de aynı şekilde duyarsızlaşmadınız mı? Siz de kimseye güvenmiyorsunuz değil mi? Anlıyorum sizi. Ama durun hemen sevinmeyin, çünkü aynı zamanda umrumda da değilsiniz.. Biz bu hale ne zaman geldik.

Burası birbirine güvenmeyenlerin ülkesi, hepiniz hoşgeldiniz…

Çok alakası yok yazdıklarımın, aklıma geleni yazıyorum şu ara, tek dikkat ettiğim dil bilgisi kuralları, arada bir -de -da’yı atlarsam maruz görün, bir tek bunu isterim. Canım sıkıldı yazıyorum, şu sıralar pek nadirdir böylesi.

Bu sene karar aldım yazıyorum her okuduğum kitabı ve bitiş tarihlerini, siz de yapsanıza. Lieberry sen bunu yapıyorsundur değil mi : )

Neyse bu aralar güzellikleri çıkarmayın hayatınızdan, müzik dinleyip, kitap falan okuyun…

İtalya’dan kart isteyen adresini yazsın…

Görüşmek üzere.

GRE- Bölüm 10. Komando

Bilinçli bir şekilde hayata gelseydik neler hissederdik hiç düşündünüz mü? Doğum kanalının o klostrofobik ortamından geçerken, daha tam olarak oluşmamış kemikleriniz şekil değiştirirken yaşayacağınız travmayı. Hiç bilmediğiniz bir dünyaya itilerek ya da annenizin karnı yarılarak çıkarıldığınızı. O yolculuğun sonunda karşınızda gördüğünüz yüze, sizi karşılayan, kıçınıza vuran hemşireye karşı, sonrasında gözlerinde mutluluğun ışığı ve büyük olasılıkla damlalarıyla sizi kucağına alan annenizle ve babanızla ilk defa karşılaştığınızda ne hissederdiniz?

Ben bunları hiç düşünmemiştim, ta ki öldüğümü sandığım kısa bir aradan dünyaya yeniden gözlerimi açana kadar. Bunları düşünmeye fırsatım bile olmadan karşımda kemik gözlüklerinin ardından diktiği gözlerini burnumun dibine kadar sokmuş, kıvırcık saçları yüzüme değen birisini bulmuştum.

“Aaa, demek uyandınız Kaan Bey, ne güzel ne güzel, bekliyorduk zaten”

Üzerinde doktor önlüğü bulunan olan bu garip şahsiyet bunları söyledikten sonra tek kişilik odamdan hızla çıkıverdi. Arkasından kurumuş dudaklarım elverdiğince “Biraz su alabilir miyim” diye seslendim ama duyduğuna dair hiçbir belirti göstermedi.

Hiç beklediğim gibi bir hayata dönüş olmamıştı.

Başımda EEG sırasında taktığıma benzer bantlar, kolumda klasik olarak bir serum, işaret parmağıma takılı bir alet ve göğsüme yapıştırılmış birkaç kabloyla filmlerde gördüğüm o yoğun bakım odalarından birindeydim. Yine de bu manzaranın bende yaratması gereken korkuyu taşımıyordum, tüm o kafa karıştırıcı olaylara rağmen rahat ve huzurluydum. Üstelik kendimi ne zamandır ilk kez bu kadar dinlenmiş hissediyordum. Aylardır artık varlığına alıştığım baş ağrım da hiç iz bırakmadan gitmişti. Sağlıklı bir insan olma hissi öylesine tatlıydı ki aslında üzerinde çokça düşünmem gereken anılarımı düşünmüyordum bile. Olduğum yerde şöyle güzelce bir gerindim.

Sonunda güzel bir uyku çekmiştim be.

Ardından işe koyuldum; parmağımdaki aparatı ve vücudumdaki bantları çıkardım, sonra kolumdaki serumu. Başımdaki bantlara girişeceğim sırada koşarak odaya bir hemşire ile birlikte Hayati Bey daldı.

“Kaan Bey ne yapıyorsunuz siz! Bizi çok korkuttunuz, neden parmağınızdaki nabız ölçeri çıkardınız?” diye bağırdı.

Arkalarından bir defibrilatör makinesi de odaya dalıverdi. Bu tepkiyi beklemediğim gibi yanımda getirdiğim tüm o huzur da uçup gitmişti. Ölümden –ya da ona benzer bir şeyden– dönen bendim, panik yapan doktorumdu.

“Sakin olun, ben iyiyim doktor” diyerek hemen her ölümden dönen kişinin soracağı soruyu sordum: “Ne oldu bana?”

“Şu anda enstitünün yoğun bakım odasındasın Kaan Bey. Sizi yerde bulduğumuzdan beri yaklaşık 8 saattir komadaydınız. Yani o kadar da iyi olmayabilirsiniz”

“Yok artık, komada mıydım?”

“Ne yazık ki evet. Aslında beyin dalgalarınıza bakarsak teorik olarak birkaç kere komaya girip çıktığınızı söyleyebiliriz. Sanırım buna beyin omurilik sıvınızın volümünün düşmesi neden oldu. Tabii buna da size söylenenin aksine operasyon sonrası kısa süre içinde ayağa kalkmanız. ” sesindeki duygusuzluk tüm bu söylediklerinde suçluluk hissettiğini ya da bana kızdığına dair bir fikir vermiyordu. Bu sırada yanında gelen hemşireler beni tekrar bazı makinelere bağlamaya başlamıştı.

“Ben kendimi oldukça iyi hissediyorum, artık bunlara ihtiyacım yok bence”

“En azından bu gece burada beklemeniz daha doğru olacak bence” Doktor kimliğini sondaki “bence” ile yeterince vurgulamıştı Hayati beyimiz. Adamı sevmek için bir nedenim yokken, sevmemek için neden yaratıyordu bana. Eğer böyle ego oyunları oynamak istiyorsa o zaman bende elimdeki kozu kullanırdım.

“Bana enjekte edilen sıvı neydi peki Hayati Bey, içindeki bir maddeden kaynaklanıyor olamaz mı komaya girmem?”

“Mümkün değil!” deyip yanıma geldi ve nabzıma bakmaya başladı. Çok doğru yerden yakalamıştım açığını, buna emindim.

“Neden?” dediğimde doktorların hastanın gözlerine ışık tutması numarasına başladı. Parmaklarıyla gözlerimi genişletti, ışığı gözlerime tutmadan önce gözleri dik dik bakmaya başladı.

Ve…

Sonrasında, ne olmuştu, ne diyordum ben?

Her şey olup bitmişti.

“Vay be, maşallah komando gibiyim desenize, bir komadan girip öbür komadan çıkmışım*”. Tüm hayatım boyunca yaptığım en iğrenç espriydi bu. Kendimden benim bile beklemeyeceğim bu iğrenç espri yanı başımdaki hemşirenin bakışlarını değiştirdi, belli ki akıl sağlığımdan şüphelenmişti. Bir bana bir de Hayati Bey’e bakış attı, sonrasında da makineleri kurcalamaya başladı.

“Siz bayıldıktan sonra Duygu Hanım katapleksi yaşamasına rağmen büyük bir başarıyla kendi düğmesine basabilmiş. Aysel hemşire içeri geldiğinde sizi yerde bulunca hemen müşahede altına aldık.”

Duygu beni kurtarmak için hastalığının en büyük engellerinden birini aşmıştı demek. Üstelik böylece hayatımı da kurtarmışken ben burada salak salak espriler yapıyordum. Gördüğü korkunç rüyalardan birine şahit olabilmiştim, ancak yine de onu ve yaşadıklarını anlayamazdım. Ben komadan çıkabilmiştim ama onun hayatı devam eden komalar serisiydi. Asıl komando Duygu’ydu.

“Duygu hanım da siz bayıldıktan sonra kendine gelmekte epey zorlandı.” diye düşüncelerimi gazladı Hayati Bey.

“Şuanda üst katta bir odada yatıyor, rahatlaması için sakinleştirici yapmıştık. Şu anda daha iyi, sizin kendinize geldiğinizi söylediğimizde oldukça mutlu olacaktır sanırım.”

“Şimdi lütfen” itiraz etmemem gerektiğini gösterecek şekilde ellerini göğsünde kavuşturdu “sizi en azından bu gece burada tutmayı düşünüyorum, yarın durumunuza göre belki normal bir odaya alabiliriz.”

Bir an aklımdan tüm o yaşadıklarımı anlatmak geçti. Sonra vazgeçtim, içgüdülerim ta en başından beri bu adama güvenmemi söylüyordu. Bir türlü ısınamadığım doktorumla geçirdiğimiz şu zamanı uzatmak istemiyordum.

“Teşekkürler Doktor.”

“Herhangi bir şeye ihtiyacınız olduğunuzda ne yapacağınızı biliyorsunuz” diyerek yine parmak ucumda duran düğmeyi gösterip “Bu sefer kahramanlık yapmayın” diye ekledi.

Yavaşça hemşireyle birlikte odadan çıkmaya yeltendikleri sırada;

“Biraz su alabilir miyim, diğer doktordan da istemiştim ama hala gelmedi” diye sorduğumda ilk defa yüzünde kontrolünü kaybettiği bir an gördüm.

“Diğer doktor mu?”

“Evet, şu kıvırcık saçlı, gözlüklü doktor”

“Korkarım öyle bir doktor yok bu binada Kaan Bey”

“Ama kendime geldiğimde odadaydı, sanırım göz bebeklerime bakıyordu o da.”

“Hmmm, sanırım ufak bir halüsinasyon yaşamışsınız. Bugünlük sizi burada tutmamız için bir sebep daha” diyerek hemşireye ufak bir işaret daha yaptı. Şaşkınlıkla başladığı cümlesinin sonuna geldiğinde tüm kontrolleri eline almıştı yine. Hemşireyse aynı şaşkınlığı yaşıyordu, bir doktora bir bana bakıp durdu. Onun da anlamadığı bir şeyler oluyordu.

“İyice dinlenin lütfen Kaan Bey”

Böylece doktor ve hemşire yancısı giderek, yaşadığımı doğrulayan ve ne kadar yaşadığımı ölçen makinelerle beni baş başa bıraktılar. Biraz sonra hemşire hanım bir sürahi su ile yanıma uğradı, özel eşyalarımın olduğu bir kutuyu da yanında getirmişti.

Bunun gibi komadan çıkıp tıkılıp kaldığım yoğun bakımlarda ve duştayken aynı şeyi yaparım ben, oturup yaşadıklarımı, hayatımın beni nereye getirdiğini ve nereye götüreceğini düşünürüm. Hiç birine anlam veremiyordum olanların. Öldüm sanıp ölmemiştim, komadayken psişik dünya diye bir yere gidip gelmiştim. Hayal olamayacak kadar yoğun hisler yaşamıştım oradayken. Orada Dr. Duncan İdaho adında bir doktorla tanışmıştım, onun yardımıyla tekrar gerçek dünyaya döndüğümde bayılışımın üzerinden saatler geçmişti. Şimdiyse kendimi aylar sonra bu kadar iyi hissediyordum. Acaba gerçekten durumum nasıldı? Hayati Bey beni hala yoğun bakımda tuttuğuna göre gerçekten bir risk var mıydı? Tam telefonuma uzanıp Duncan Idaho ismini araştıracakken odamın kapısı açıldı ve tekerlekli sandalyeye oturmuş Duygu Aysel hemşire tarafından itilerek odaya giriverdi. “Aysel, geçmişim; Duygu, arızalı geleceğim.” Bu felsefik düşünce bir an aklımdan geçiverdi. Hemen kendimi yatağımda dikleştirdim, Aysel hemşire Duygu’nun sandalyesini yanıma iyice yaklaştırdı. Gözlerinde mutluluk vardı, benim de öyleydi kesin. Az önce düşündüğüm her şeyin anlamsızlığı tek gerçek öğretmen zaman tarafından anında kanıtlanmıştı.

“Nasılsın Kaan?”

İsmim o boğuk sesine ne de güzel yakışıyordu.

“İyiyim, birkaç saat kestirdim işte” diye sırıtarak yanıtladım. Komadan çıkan ben değildim sanki. Hafifçe gülümseyiverdi bana.

Duygu o sırada arkamızda bizim bakışlarımızı pembe diziymişçesine izleyen Aysel hemşireye dönüp, zengin insanların evinde çalışanlara karşı kullandığını tahmin ettiğim bir ses tonuyla “biraz yalnız kalabilir miyiz acaba?” deyiverdi. Aysel hemşire üzerinde de bu ikna edici tonun etkileri hızla görüldü, bir kendine gelme yaşayıp şaşkınlıkla “Tabii” diyerek kapıya yöneldi.

Duygu kapının kapanışına kadar bakışlarıyla hemşireyi takip ederken ben de onu takip ediyordum. Kendine has o yorgun güzelliği yüzündeydi yine. Kıvırcık saçları üzerine yattığı sağ tarafında biraz daha sönüktü, gözlerinin altında hafif morluklar, göz kapaklarının çevresinde çok uyumanın getirdiği şişkinlik ve bembeyaz bir yüz. Bu sağlıksız kız beni bu haliyle etkiliyordu.

Hemşiremiz odadan tam bir uşak gibi yüzü bize dönük şekilde, kapıyı yavaşça kapatarak çıktı.

Duygu uzanıp elimi tuttu. Gülümsüyordu bana. Aklımdan geçenleri duyuyor muydu? Ölüme bu kadar yaklaştığımı gördüğünde o da benim gibi bir aydınlanma yaşayıp, hayatı ne şekilde olursa olsun benimle yaşamaya karar vermiş miydi? O da bana karşı anlamsız bir çekim hissediyor muydu yoksa?

“Kaan, tüm kameraların nereden kontrol edildiğini buldum”, dedi gözlerimin içine bakarak ve elimi sıkarak devam etti “ ve dosyalarımızı nerede bulabileceğimizi de”

Sağlıksız suratındaki sırıtış ona korkutucu bir ifade katmıyor desem yalan söylemiş olurdum.

 

*Devekuşu Kabare-Geceler’den.