“Hayırrrrr” diye haykırdı adam, içinde bulunduğu hastanenin tüm hastalarını uyandıracak şekilde. Acısı jilet gibi keskindi, bağırışından sonra kan tadı geldi ağzına, ama durmadı, ağzı kanla köpürerek “Hayır” diye bağırdı yine. Çevredekiler gelip kollarına girdi, adamın yumruk atmak için kalkan eline asıldı hiç tanımadığı birisi, duvar yumruğu yemediği için şanslıydı. Ağzını kapattılar adamın, kollarına sıkıca asıldılar, durdurdular adamı. Acısını içinde tuttular adamın, adam kapalı ağzıyla inledi yinede, gücü bitti, titredi bacakları gerçekler teker teker doluşurken aklına, adam düşmedi, öylece kalakaldı… Düşüp binlerce parçaya ayrılmadı, bir parça kaldı. Ağlamadı, öylece kalakaldı…

                                               “Acının En Güzel Tarafı”

Kapı iki kez tıklanmıştı…

Odanın ışık alan tek penceresinin kenarında oturmuş bir fincan kahve içiyor bir yandan da aldığı ilaçların verdiği saçma salak mutluluk ve nedensiz bir gülümsemeyle kendisiyle konuşuyordu. Son denemesinde derince kesemediği bileğindeki yaralar çoktan iyileşmiş, günler geçtikçe azalan acısını ara sıra uğrayan sancılar dışında pek hatırlamaz olmuştu bile. Orada oturup kendiyle konuşmasında ilaçların bir etkisi yoktu aslında, uzun zamandır içindeki o sese kendi sesini tercih ettiği için kendi kendisiyle konuşuyor, bunu da delilik olarak görmüyordu. Ne de olsa yıllardır ara sıra Bakırköy’e uğrardı ve o çok sayıda ki intihar denemelerinin arasında aslında yaşamayı bu kadar çok sevmeyip hala yaşadığı için, kendi kendine konuştuğundan daha çok deli sayılırdı.

O bir yaşayan trafik kazasıydı, o bir intihar denemeleri stajyeriydi, o bir gönüllü hayat katiliydi. Ya da belki de sadece beceriksiz bir korkaktı.

Yalnızlık ülkesinin en kalabalık şehrinde

Bir apartman dairesinde,

Şarkısını söylerken ruhum

En azından mutlu bir sessizlikle

Gelsen ya sen

Kendi sessizliğinle

Olmaz mı?

Konuştukları, daha doğrusu konuştuğu konu derindi ve epey de hararetli tartışıyordu kendisiyle, arada sırada bunun gibi uyduruk şeyleri tartışırlardı “ Superman mi yenerdi, Supergirl mü, önce hangi kutup eriyip bitecekti, hayatı film olsa onu kim oynardı…” Bu seferki konu kısaca özetlemek gerekirse “Basketbol oynayabilseydi kendisinin zamandaki tüm halleriyle, acaba hangisi yenerdi? ” şeklindeydi. Ona göre lisedeki halinin şansı yoktu, kesin galip o yaz tatilindeki haliydi işte, ama bir türlü anlatamıyordu bunu kendine.

Zaten kendisini hiç sevmezdi, beceriksiz, uyuz ve inatçı şeydi işte.

Canını sıkan kendisi olunca insan başka sesleri duymaya ihtiyaç duyardı, o da kalktı gitti radyoyu açtı… Açtığı anda başlayan müziği bildiği hiçbir şarkıya benzetemedi önce, sonra intro bitip müzik zaten pekte dinlemediği bir türe geçiş yaptığında, hafızasında bir sorun olmadığını çözebildi. Müziğe kapılıp gittiğini fark etmeden orada, radyonun başında kalakaldı, ardından müziğe eşlik eden şarkı sözleri geldi. Dört dakika boyunca eli frekans değiştirme tuşunda kalakaldı. Sonunda şarkı bittiğinde artık ilaçların verdiği o saçma salak mutluluğu gitmiş, gözyaşı ibresi tam sınırda, o radyonun başında ağlamaklı durmaktaydı. Adını bile bilmediği o şarkı unutmak istediği ne kadar anı varsa, beraber ne kadar güzel günleri vardıysa hepsini geri getirmişti ve birde şimdi utanmadan bitmiş, onu piç gibi ortada bırakmıştı.

Durum, kısaca özetlemek gerekirse “müsait bir yerde yine intihar edecek var”dı…

Kararmış hava birden açsa

Havada bir melek görsem ben

Ama yok ölmesem

Anla işte

Sen bir yolunu bulmuş ve uçuyor olsan

Gelip açılmış kollarıma konsan…

Olmaz mı?

Ama adam dün son kez kendini öldürmeye çalışmaktan vazgeçmişti, kaderinde yoktu belki de onun erkenden ölmek, artık bunu kabul etmeliydi. Normal olmanın normal olduğu bir çağa ayak uyduramama sorunu vardı onun sadece, bunu her ikisi de –yani kendisi ve yine kendisi – anlaşarak kabul etmişlerdi. Adam taa en başta neden bu hale geldiğini kendisine sordu ama cevap alamadı. Sonra o kızı, ilaçların flulaştırdığı o yüzü tekrar hatırlamak için anılarında geriye gitti. Aklında bulduğu ilk anısı ufak bir konuşmaydı, herhalde tiyatrodan falan çıkmışlardı. Adam her erkeğin sıkça yaptığı gibi içindeki öküzü farkında olsaydı kesinlikle yapmayacağı bir zamanda serbest bırakmış ve gereksiz bir nedenden yine tartışmaya başlamışlardı ama kızın morali iyiydi ve olayı büyütmemişti. Kız o zaman şimdi hatırlayabildiği o harika cümleyi kurmuştu:

—Kırdınız şu minicik kalbimi prensim.

Ve o içindeki öküzü otlatan adamdan beklenmeyecek bir şekilde prense dönüşmüş, yılların verdiği bir yetenekle hiç çalışmadan yeni rolüne bürünüvermişti:

—Öyleyse alın şu kalbimi, koyun kırılan kalbinizin yerine prensesim, ben kalpsizde yaşarım sevginizle.

O an kavga, konu kapanmıştı kızdan gelen bir öpücükle.

Adam hangi oyun olduğunu hatırlamaya çalıştı ama aklına gelmedi oyunun ne adı ne de yazarı. Bu soruların cevabını sadece tek bir kişi daha bilebilirdi.

Eskisi gibi çalmayan, sanki boynu bükük ve terkedilmiş gibi duran cep telefonunu oturduğu pencerenin uzak köşesinde tozların içerisinde buldu, elleri bildik işlemlerle arayacağı ismi bulurken, telefonda özlediği sesi taşıyacağının mutluluğuyla daha da parlak ışıldıyor gibi geldi ona, içindeki o aptal mutluluk hissiyle “arama yap” tuşuna basıverdi. Ancak telefon bu heyecana dayanamadı ve hayat ışığı sönüverdi, etrafta bir zamanlar olduğunu bildiği bir şarj aletini aramak için gözlerini oda içerisinde dolaştırdı… Sonra yapmaya çalıştığının anlamsızlığını hatırladı, telefonu aldığı yere bıraktı…

Işığını kaybeden herkes karanlıkta da yürümeye alışamıyordu.

Yokluğundan daha ne şiirler yazılır

Oysa tutabilsem içimden akıp gidenleri

Daha ne aşklar yaşanır

Şu hayatım son bulacak ya nasılsa bir gün

Bari o gün gelip yanıma

Son noktayı

Beni öperek sen koysan

Olmaz mı?

Adam kalktı biraz daha dışarı baktı. Orada saatlerce aklında yıllar önceden hatırlayabildiği anılarına gitti. Adam o şarkıdan sonra artık anılarının acısından çok getirdiği güzelliklere gidebilmişti. Sonra aklındakilerle barışan adam kalktı çocukluktan beri odasında bulunan masasından bir kurşun kalem aldı. Kalem yıllar önce kim bilir neden fare kemirmişcesine açılmıştı ama yine de biraz daha kemirilmeye ihtiyacı vardı. Mutfağa gidip ekmek bıçağıyla açtı kalemi, sonra odasına tekrar uğrayıp bir defter aldı. Cam kenarındaki, kahvesinin yanı başında beklediği yerine oturdu, konuşan kendi sesi gittikçe kısılırken adam yazmaya başladı….

“Odanın ışık alan tek penceresinin kenarında oturmuş bir fincan kahve içiyor bir yandan da aldığı ilaçların verdiği saçma salak mutluluk ve nedensiz bir gülümsemeyle kendisiyle konuşuyordu. Son denemesinde……………….

…… Acının en güzel tarafıydı tek ilacının olması… Acının en güzel tarafıydı sizi büyütmesi. Acının en güzel tarafıydı hiç bitmemesi… Acının en güzel tarafıydı iyileşmenin mümkün olmaması “

Kapı iki kez tıklanmış mıydı?

Nasıl bu kadar âşık olabilmiştim diye,

Çok düşünmüş,

Öyle karşıma alıp az mı konuşmuştum kendi kendimle.

Bir şey diyorlardı benim gibi yapanlara,

Tapılmayacak olana tapan,

Orada olmayanı seven,

Hani kendi kendine konuşanlara.

Nasıl bu kadar âşık olabilmiştim diye,

Çok düşünmüş,

Öyle karşıma alıp az mı konuşmuştum kendi kendimle.

Bir şey diyorlardı benim gibi yapanlara,

Böyle kolları kapatan,

Şu üstümdeki gibi beyaz gömlek giyen,

Kendini aklının duvarlarına durmadan çarpanlara.

Hatta bir semtleri bile vardı

Bu deli şehirde.

Neydi o kelime?

Hah, evet doğru ya,

Hay yaşa sen kendim…

“İlker “

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s